Söyleşmeye Bağlı (Diyalog) Anlatım-Ünlem

0
136

Günlük konuşmalarınızda resmiyetin ölçüsünü neye göre belirlersiniz?

 

 

  1. ■ Okuduğunuz bir romandan farklı bağlamda farklı kişilerle gerçekleşmiş karşılıklı konuşma örnek

leri bularak sınıfa getiriniz (8. etkinliğe yöneliktir.).

  • Televizyonda söyleşmeye dayalı bir program izleyiniz (11. etkinliğe yöneliktir.).
  • Çevrenizdeki tanınmış bir kişiyle söyleşi yapınız. (11. etkinliğe yöneliktir.).
  • Söyleşmeye bağlı metin örnekleri bulup bunları sınıfla paylaşınız. Bu metinlerin özelliklerini belirleyip tahtaya yazınız.
  • Bir konuyu öğretme, hüznü ve sevinci anlatma, bir çevreyi betimleme ya da yaşanmış bir olayı hikâye etme amacıyla düzenlenmiş konuşma örnekleri hazırlayarak sınıfta sununuz.


     

  1. ATTİLÂ İLHAN’LA MÜLAKAT

    İnsanın zevkle okuduğu romanlar, şiirler vardır. Hani canı sıkıldığında defalarca okuduğu hâlde, elinin yine de ilk onlara uzandığı kitaplar… Ekolleşmiş anlatımı olan bazı yazarlarımızın yapıtları artık alışkanlıklarımız olmuştur. Bu haftaki konuğumuz, hepimizin kitaplığına aşina olmuş bir yazar. Hem yazar hem şair hem senarist hem gazeteci hem de araştırmacı Attilâ İlhan…

  • Sayın İlhan, dilerseniz öncelikle edebiyat alanına girişiniz ve verdiğiniz ilk ürünleri öğrenelim sizden.
  • Edebiyat dünyasına pek erken girdim denilebilir. Gerçekten çocuk denecek yaşta yazıyordum ben. İlk şiirimi ilkokul üçteyken, ilk romanımı da orta ikide yazdım. Yazmak bende önüne geçilmez bir hevesti. Şiiri de o gün duygulanıp şiir olarak yazıp bırakmıyorum. Yazmak benim için sürekliliktir. Liseye kadar bu şekilde sürekli olarak yazdım. 1946’da lise ikinci sınıfta iken şiir dalında bir sanat armağanında derece aldım. Ve edebiyat alanına paraşütle bir iniş yaptım… Kendimi bir anda şiir dünyasında buldum… Aslında o ana kadar yazılmış on romanım vardı. O, on romanı yayımlayamadım… Ve artık beğenmediğim için de yayımlamayacağım. “Sokaktaki Adam” yani basılan ilk romanım, benim on birinci romanımdır.
  • Çalışma düzeninizden bahseder misiniz? Edebiyat alanında en üretken yazarlarımızdan birisiniz. Bunu nasıl gerçekleştiriyorsunuz?
  • Felaket, asap bozucu nitelikte disiplinliyimdir. Sabah 07.00 – 09.30 arası, öğleden sonra ise 15.0019.00 arası benim çalışma saatlerimdir. Geceleri kesinlikle çalışmam. Gece hayatım, içkim, sigaram olmadığı için erken kalkarım ve güne zinde başlarım. Üretkenliğe gelince bu sürekli çalıştığım için oluyor. En kaim romanlarımı bile günde bir sayfa yazarım. “Nasıl yetiştiriyorsun?” diyeceksiniz. Sürekli ve disiplinli çalıştığım için oluyor bu. Öyle ki çalışırken şubat ayının 28 çekip çekmemesini bile dikkate alırım.
  • Eserlerinizde kullandığınız dil hakkında neler söylemek istersiniz? Neden yoğun Osmanlıca bir dili yeğliyorsunuz?
  • Ağdalı bir lisan kullandığım doğru. Fakat ben geniş bir tarih reformu içinde roman yazıyorum. 1900’lerin Selanik ve İstanbul’da geçen olayları ve bunları yaşayan insanları yazıyorum. Mesela İttihat ve Terakki’den bahsederken Türkçeleştireyim derken Birlik ve İlerleme Partisi dersem komiklik yapmış olurum. O zamanki konuları dönemin insanları olarak koruyorum. Eğer o kavramları anlatamazsak o devri de anlatamam. Entelektüel ve siyasi kavramları dönemin yapısına uygun olarak koymak lazım.
  • Peki, yetişen ve okuyan nesil tarafından anlaşılıp anlaşılmadığınız konusunda ne diyeceksiniz?
  • Umurumda değil. Anlasınlar keratalar! Zaten öğrenmeleri gereken kültür varlığımız o dille yazılır. Şimdi dili değiştiriyoruz diye onları reddedemeyiz. Romanlarımda zaten ben konuşurken şimdi kullandığımız dille, onları konuştururken yaşadığı devirde konuştukları gibi yazıyorum. Son romanım “Dersaadette Sabah Ezanları”nda devrindekilerden daha ağdalı bir dil kullanıyorum. Çünkü olay 1900’de ve Selanik’te geçiyor. Başka bir anlatım dili seçmem imkânsız.
  • Şimdi biraz şiire dönelim. Siz edebiyat literatüründe şair sınıfından mısınız yoksa yazar mı?
  • Pek çoğu beni şair sınıfına sokar. Fakat ben kendimi şair olduğu kadar yazar ve gazeteci olarak da görüyorum. Senaryo da yazıyorum. Yani ben edebiyatın, yazım dünyasının içindeyim.
  • Son bir sorumuz var Sayın İlhan. Edebiyatımız, hangi işlevi yüklenmesi gerektiğinin bilincine sizce vardı mı?
  • Tam anlamıyla varmış diyemem. Henüz modalardan kurtulamadılar. Yine de birkaç önemli yazarımızın olduğunu kabul etmek gerekir. Şu andaki durumumuz, Cumhuriyet sonrası Türk edebiyatı çizgisine girmiştir. Bu durum Tanzimat sonrası olan Batı etkileriyle eşdeğerdedir. Taklit edebiyatı gelişmiştir. Artık Türk edebiyatının ulusal bilincine varması lazım. Şu an var olan kozmopolitliği de ilericilik sayıyor bazı yazarlarımız. İşin en komik ve acı olan yanı da bu. Aynı durum Türk edebiyatında olduğu gibi, sanatın her dalında, Türk sinemasında bile var. Estetik düzeyde ulusal özellikleri kavramak ve öncelikle ulusal bir bileşime ulaşmak gerekir.

    Tüles HASDEMİR

  1. Mülakatı yapan kişi ile Attilâ İlhan’ın birbirlerine hitap biçimlerini ve birbirlerini dinleme tarzlarını inceleyerek bunların mülakattaki önemini belirtiniz.
  2. Attilâ İlhan’la mülakatı yapan kişi arasında geçen iletişimde görme ve işitme duyularının etkin olarak kullanılması mülakatı nasıl etkilemiştir?
  3. Mülakatı gerçekleştiren kişi, Attilâ İlhan’a sorularını yöneltirken nasıl bir üslup kullanmıştır?
  4. Attilâ İlhan, sorulara cevap verirken nasıl bir üslup kullanmıştır?
  5. Röportajın nasıl bir ortamda gerçekleştiğini açıklayınız.
  6. Karşılıklı konuşmaların bağlama ve konuşan kişilere göre değişip değişmediğini belirtiniz.
  7. Mülakatın uzun ya da kısa olmasının söyleşinin niteliğini nasıl etkileyeceğini belirtiniz.
  8. GELDİĞİ GİBİ

    Şu kış günleri yok mu sevemiyorum bir türlü… Her yıl boyunca: “İnsanların çalışırken en çok düşündükleri, en çok eğlendikleri mevsim kıştır. Uzun gecelerde ocak başına büzülüp ne yapacağını şaşıran kişioğlu aklını işletmiş; hakikatleri, sırları araştırmış; masallar uydurmuş; insanlar, yasalar koymuş. Medeniyeti kışın getirdiği ihtiyaçlar yaratmış değil mi?” derim ama olmuyor işte, boşuna. Ta gençliğimde Remy de Gourmont (Römi dö Gurmon)’un bilmem hangi kitabında okuduklarımdan kalma bu yankı kandıramıyor beni. Doğru sözler, doğru ya, beni avutmaya, güz sonu içimi sarmaya başlayan o korkuyu andırır perişanlığı gidermeye yetmiyor.

    Soğuktan yakınacak değilim. Ne yalan söyleyeyim, öyle çok üşümedim ömrümde; serinlikler basınca sırtımı pekiştirmenin, oturduğum yeri ısıtmanın bir çaresini bulurum. Üşümenin, şöyle biraz üşümenin de bir tadı vardır doğrusu. Kar altında beş-on dakika, yarım saat yürüdükten sonra sıcak bir odaya girip parmaklarını hohlamanın zevkine doyulur mu? Gözlerinizin içi parlar. “Vuuuu! Üşüdüm!” diyerek mangala, sobaya yaklaşırken gülümsememek, gülmemek elinizde midir? Keyifle hatırlarsınız üşüdüğünüzü…

    Kışı, gündüzleri kısacık olduğu için sevmem. Sabahleyin bir türlü doğmak bilmeyen güneş erkenden de çekip gider. Hele şimdi! Saat dördü biraz geçti mi, ortalık kararıveriyor. Ne anladım ben ondan? Penceremden bakıyorum, tertemiz bir hava, berrak… Bir çekicilik vardır. Ankara’nınki İstanbul’unki gibi öyle

    baygın değildir; yarı sevdalı, yarı hüzünlü hülyalar kurmaya sürüklemez, insanı çıkıp gezmeye çağırır. Ama nereye gideceksin? Sen daha biraz yürümeden sular kararacak, çevreni seçemez olacaksın. Lambaların ışığı ne kadar parlak olursa olsun, gezmelere elverişli değildir.

    “Yaşlandın sen artık, kocadın, yarım saat dolaşsan yoruluveriyorsun, dizlerin tutmuyor, bir de gezme sözü mü edeceksin?” diyeceksiniz. Haklısınız. Evet, yürüyemiyorum artık, çabucak bir kesiklik geliyor. Ama yaşlandım diye benim gezme, uzun uzun gezme hülyaları kurmamı da yasak edecek değilsiniz ya! Bırakın, unutuvereyim yaşlandığımı, unutayım da yaz gelince o uzun günlerde dilediğimce gezebileceğimi umayım… Hem ben ışığı, ışıklı günleri yalnız gezmek, yürümek için sevmem ki! Bir yerde oturup çevrenize, ta uzaklara bakmanın da tadı yok mu? Gözlerinizin görebildiği bütün yerler sizindir, şu tepelerdeki ağaçlar, bir sıraya dizilmiş şu renk renk evler, şu uzaklaşan insan, şu yaklaştıkça yüzü beliren gölge, hepsi hepsi sizindir; sizindir de değil sizsiniz onlar… Onlara baktıkça, onları gördükçe benliğimizin genişlediğini, zenginleştiğini duyarsanız. Yalnız değilsiniz, çevrenizde, gözünüzün görebildiği kadar uzaklarda hayat var, hepsini sevebilir, hepsini düşünebilirsiniz. Kışın ise öyle mi? Daralıverir, küçülüverir çevreniz. O kısacık günler, bu yeryüzünün varlıklarıyla beslenmenize yetmez, uzun gecelerde ise kendi kendinizle baş başa kalır, gündüz toplayabildiğiniz azıcık şeyi de çabucak tüketirsiniz. Ah, kış geceleri, bitmek bilmeyen, insanı kendi kendine, hep kendi kendini düşündürmeye sürükleyen kış geceleri! Size hep kendi kendinizi düşündürdüğü için de benliğinizi gözünüzde büyütür, büyütür. İçinizde tükenmez hazineler bulunduğunu sandırır… Evet, medeniyeti belki kışın getirdiği ihtiyaçlar yaratmıştır, kış geceleri belki hakikatleri araştırmaya, sırları çözümlemeye, masallar uydurmaya, araştırmaya, yasalar kurmaya elverişlidir ama bizi kendi kendimizle uğraşmaya, benliğimizi beğenmeye sürükleyen de odur.

    Neye yazdım bu satırları? Hiç… Işığa hasretimi, ışıklı yaz günlerine hasretimi söylemek istedim, işte o kadar. Böyle geldi, böyle yazdım.

    Nurullah ATAÇ

  9. Yazarın kış hakkındaki düşüncelerini söyleyiniz.
  10. Nurullah Ataç, düşüncelerini sıralarken nasıl bir üslup kullanmıştır?
  • İki grup oluşturulur. Birinci grup “Geldiği Gibi” metnindeki iletişim ögelerini, ikinci grup ise “Attilâ İlhan’la Mülakat” metnindeki iletişim ögelerini iletişim tablosunda gösterir.
  • Her grup incelediği metindeki iletişim ögelerinin özelliklerini belirler.
  • Gruplar iki metin arasındaki iletişim farklılıklarının ve söyleşmeye bağlı anlatımla sağlanan iletişimin özelliklerini belirleyip tahtaya yazar.
  1. YILDIZLARA BAKMAK

    GÖZLEM EVİ MÜDÜRÜ — (Güler.) Vaktiniz varsa hay hay!

    YOLCU — (Ağlamaklı) Yok, ne yazık ki vaktin yok. Çok geç kaldım.

    GÖZLEM EVİ MÜDÜRÜ — Çok geç kaldınız!

    ARABACI — Bey, hemen gidelim! Ben yıldız da gösteririm size!

    YOLCU — (Azarlar.) Görmüyorum dedim yahu, göz doktoru musun sen?

    GÖZLEM EVİ MÜDÜRÜ — Bu iş doktor işi değil yaşamak işi. Arabacı! Nasıl senin beygir! Yemini yedi, suyunu içti mi?

    ARABACI — Yedi, içti, beyim!

    GÖZLEM EVİ MÜDÜRÜ — Ne yapıyor şimdi?

    ARABACI — (Gülerek) Yıldızları seyrediyor, müdür bey!

    GÖZLEM EVİ MÜDÜRÜ — (Güler.) Bravo beygire! Yaşamasını biliyor desene!

    YOLCU — (Kızmış.) Aptal yerine koydunuz beni; düpedüz aptal! Alacağınız olsun, gösteririm ben size!

    GÖZLEM EVİ MÜDÜRÜ — (Güler.) Görmüyorsunuz ki gösteresiniz, dostum!

    YOLCU — Yürü gidelim, arabacı! Deliler evine gelmişiz; durulmaz burada!

    (Hızla uzaklaşan ayak sesleri… Müdürün kahkahası… Kapanan bir kapı… Sessizlik… Az sonra dörtnala giden atın nal sesleri, tekerlek sesleri… Sesler birden kesilir. Uzaktan uğultu hâlinde, son hecesi uzatılarak, “Çiçeklere baktın mı?” seslenişi duyulur, ses erir dağılır. At kişner. Yolcu da, arabacı da gürültüden

    biraz bağırır gibi konuşurlar.)

    YOLCU — Arabacı, çabuk beni o söylediğin bahçeye götür, çiçekleri göster bana; önce çiçekleri!

    ARABACI — Geç oldu bey, çiçekler uykuya yattı, hiçbiri görülmez şimdi.

    YOLCU — Hay Allah! Yahu, bunun da mı zamanı var?

    ARABACI — Var ya, tabi var! Çiçekler sabahın erken saatlerinde, bir de gün batarken görülür, bey! Acele etmeyin, yarın sabah ben size bütün çiçekleri gösteririm, bütün çiçekleri!

    YOLCU — (İçini çeker.) Ah, ben yarın belki buralarda olmam! Arabacı! Şimdi göster, şimdi. Hiç değilse bir yıldız göster bana.

    ARABACI — Bunlar birbirlerine bağlı şeyler bey! Çiçekleri gördünüz mü, gökyüzüne bakmadan yıldızları da görürsünüz.

    YOLCU — Geç kaldım, çok geç kaldım!

    ARABACI — Geç kaldınız, bey!

    (Bir süre nal, tekerlek sesleri… At kişner.)

    Behçet NECATİGİL

  • İki grup oluşturulur.
  • Birinci grup “Yıldızlara Bakmak” metnini dramatize eder. İkinci grup ise metni dramatize etmeden okur.
  • Hangi grubun anlatımının daha etkili olduğu sınıfça tespit edilir.
  • Tespitlerinizden hareketle jest ve mimiklerin anlatıma kazandırdıkları tahtaya yazılır.
  • “Vaktiniz varsa hay hay!” “Hay Allah! Yahu, bunun da mı zamanı var?” cümlelerinde “hay” kelimeleri bir düşünceyi mi yoksa duyguyu mu anlatmıştır?
    • Altı çizili kelimelerin ne tür bir işlevinin olduğunu açıklayınız.
  • Okuduğunuz metinlerden tek başına bir anlamı olmayan ama değişik duygularımızı ve coşkularımızı anlatmaya yarayan kelimeleri (ünlemleri) bulup defterinize yazınız.


     

  • “Hazırlık” 1. etkinlikte bulduğunuz örnekleri inceleyerek karşılıklı konuşmanın bağlama ve konuşulan kişiye göre değişip değişmediğini belirleyip sonuçları defterinize yazınız.
  • Monologlar (iç konuşmalar) da söyleşmeye dayanır. Roman, hikâye ve tiyatro metinlerinden monolog örnekleri bularak bunları sınıfta canlandırınız.

■ Okuduğunuz ve dinlediğiniz metinlerden hareketle söyleşmeye bağlı anlatımla oluşturulmuş metinlerin özelliklerini aşağıdaki şemada belirtiniz.


 

  • “Hazırlık” 2. etkinlikte yaptığınız çalışmalardan hareketle jest ve mimiklerin konuşmaya kazandırdıklarını, vurgu ve tonlamanın konuşmadaki önemini belirleyip defterinize yazınız.
    • Görme ve işitmenin söyleşmeye bağlı anlatımdaki önemini belirtiniz.
  • Söyleşmeye bağlı anlatımın nerelerde ve nasıl kullanıldığını araştırıp defterinize yazınız.
  • Okuduğunuz ve dinlediğiniz metinlerden hareketle söyleşmeye bağlı anlatımın kullanılabileceği yazı türlerini bulup aşağıdaki şemaya yazınız.


     

  • Resmî ve samimi özellikte günlük konuşmalar hazırlayıp sınıfta sununuz.
  • Konuşma içinde resmiyetin ve samimiyetin ölçüsünü arkadaşlarınızın belirlemesini isteyiniz.
  • Aile üyeleri ve resmî görevlilerle yaptığınız konuşmalar arasındaki farklılıkları tartışarak belirleyiniz.
  • İtiraz etmede, soru sormada, bir soruya cevap vermede bireysel alışkanlıkların kazanılmasının gerekli olup olmadığını tartışınız. Tartışma sonuçlarını tahtaya yazınız.
  • Kısa bir piyes yazınız. Yazdığınız bu metinleri sınıfta okuyup arkadaşlarınızın düşüncelerini alınız.
  • “Ah” ünlemini “acıma, özlem, öfke” anlamlarına gelecek şekilde birer cümlede kullanınız.

Acıma:    

Özlem:    

Öfke:    

  • “Ha”ünlemini “hatırlama, uyarma, isteklendirme”anlamlarına gelecek şekilde birer cümlede kullanınız.

    Hatırlama:     

Uyarma:    

İsteklendirme:    

  • “A” ünlemini “kızma, hitap, sevinme” anlamlarına gelecek şekilde birer cümlede kullanınız.

Kızma:    

Hitap:    

Sevinme:     

  • “Vay” ünlemini “sevinme, acıma” anlamlarına gelecek şekilde birer cümlede kullanınız.

    Sevinme:     

    Acıma:     

Ölçme ve Değerlendirme

  • Roman, hikaye ve tiyatrolardaki karşılıklı konuşmalara    , iç konuşmalara ise

    denir.

  • Karşılıklı konuşmaların seviyesi    göre değişir.
  • Bazı kelimeler ünlem olmadığı hâlde tonlama yoluyla ünlem değeri kazanabilir.    ( )
  • Ünlemler cümlenin yapısına temel bir öge olarak girer.    ( )
  • Söyleşmeye bağlı anlatımlarda jest ve mimikler anlatımın gücünü    artırır.    (    )
  • Söyleşmeye bağlı anlatımların süresi sınırlandırılmamalıdır.    (    )
  • Tekrarlar söyleşmeye bağlı anlatımlarda ifadeyi kuvvetlendirir.    (    )
    1. Mülakat
    2. Röportaj
    3. Tiyatro
    4. Monolog
    5. Makale
    1. Keşke her şey zannettiğin kadar basit olsa
    2. Evin içinde üzgün bir şekilde dolaştım durdum
    3. Eyvah ne yer, ne yâr kaldı
    4. Ne olur yanlış anlamayın beni
    5. Yazık, verdiğim emeklere yazık
    1. Ey bitmek bilmeyen hıncı zamanın,

      Her şey bana karşı kendi içimde.

      Renk ve büyüsüyle bakışlarının Musiki, hatıran gibi peşimde.

      Bu dizelerde aşağıdaki kelime türlerinden hangisinin örneği yoktur?

      1. Edat
      2. Bağlaç
      3. Ünlem
      4. Zamir
      5. Belirteç

    Söyleşmeye bağlı anlatımın özellikleri nelerdir?

CEVAP VER