SELİM İLERİ İLE SÖYLEŞİ

0
75

 

Bir yaz günü. Fakülte birinci sınıfı bitirmiş, tatil için memlekete gelmişim. Şehrin tek kitapçısında gör-
düğüm an kapağına vurulduğum “Her Gece Bodrum” elimde. Adını duyduğum ama okumadığım bir yaza-
rın kitabı. Yeni baskısı… Bir arkadaşımın evinin bahçesindeyiz. Güvercin uçuruyor arkadaşım. Benimle
konuşmak, sohbet etmek istiyor ama ben kitaba dalıp gitmişim. Vazgeçip bütün ilgisini kuşlarına veriyor.

 

Sırtım duvara dayalı, toprak zeminde, gölgede, kanat şakırtıları arasında kayboluyorum “Her Gece
Bodrum”un içinde. Bitirir bitirmez koşturuyorum kitapçıya. “Bir Denizin Eteklerinde”yi de görmüştüm çünkü.
Bir tokat da o kitaptan yiyorum. Yine çarpılıyorum. Yeni bir yazar “keşfetmenin” o doyulmaz hazzı.
Ankara’ya döndüğümde diğer kitaplarıyla devam ediyorum serüvenime. Cehennem Kraliçesi, Ölüm İlişki-
leri, Dostlukların Son Günü… Sonra “Pastırma Yazı ve Cumartesi Yalnızlığı”nın ardına düşüyorum.
Piyasada yok. Pastırma Yazı’nı kütüphanede bulup okuyorum. Cumartesi Yalnızlığı’na ulaşabilmem için
“Eski Defterde Solmuş Çiçekler”i beklemem gerekiyor.

Ve Ağrı’dayım. İlk görev yeri. Kitap yok, kitapçı yok. Abone olduğum dergilerle sürdürüyorum edebiyat
dünyasıyla olan bağımı. Dergilerden birinden öğreniyorum “Yalancı Şafak”ın çıktığını. Postaneye gidip
Ankara’ya telefon yazdırıyorum. Birkaç saat bekledikten sonra kız arkadaşımla konuşuyorum, Selim İleri’nin
yeni kitabının çıktığını söylüyorum. Bir hafta sonra postayla geliyor Yalancı Şafak Ankara’dan.

“Son Yaz Akşamı”, bir doğum günü armağanı olarak yer alıyor kitaplığımda. Saz Caz Düğün
Varyete’yi yazar dostum Kenan Kalecikli’den, birlikte askerlik yaparken atışlarda girdiğimiz bir iddia
sonucu kazanıyorum…

Yıllar sonra, 2003 yılının yaz sonu, Selim İleri Ankara’ya geliyor söyleşi için. Tanışıyoruz. Okurlar,
kitaplarını okudukları yazarlarla tanışınca genellikle hayal kırıklığına uğrarlar. Belleklerinde iz bırakmış
kişiyle aynı değildir karşılarındaki. Benim için öyle olmadı. Selim İleri’yle yıllardır tanışıyor, konuşuyor-
muşum gibi duyumsamıştım o gün. “Cumartesi Yalnızlığı”nın yeni baskısının arka kapağında “O bildiği-
niz cumartesi yalnızı.” yazdığı gibi, o, “bildiğim Selim İleri”ydi…

Nihayet, yağmurlu bir nisan İstanbul’u… Yazar arkadaşım Şaban Özüdoğru ile Selim İleri’nin evindeyiz.
Sıcak bir gülümseme karşılıyor bizi kapıda…

Sohbete başlıyoruz. Ömrünü edebiyata, okumaya, yazmaya vermiş bir yazarın sesi kuşatıyor bizi…

Son romanınız “Yarın Yapayalnız” ile edebiyat gündeminde yerinizi aldınız. Bu romanda nihayet
kalıcı bir karakter yarattığınızı söylüyorsunuz. Onca roman yazmış bir yazar olarak geldiğiniz bu
noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öteki romanlarda da belki birtakım karaktere yakın kişilikler, kimlikler vardı ama sanki kendim, kendi-
min dışında bir şeyle yarışmak istedim. Hepimizin böyle zaman zaman okuyup bitirdikten sonra da haya-
tımızda yeri kalan birtakım roman karakterleri vardır. Mesela bizim edebiyatımızda, Yakup Kadri’nin bazı
roman kahramanları, Kiralık Konak’taki Naim Efendi aklıma geliyor. Ben onu yıllarca yaşadım; Naim
Efendi’nin o sıkıntısını, acısını. Ya da Reşat Nuri Bey’in Yaprak Dökümü’ndeki Ali Rıza Bey’i… Batı roma-
nına bakarsak Gustave Flaubert’in Madam Bovary’si ya da Tolstoy’un Anna Karenina’sı gibi. Kendi kitap-
larımda bu tarz belirgin bir şekilde, kitap sona erdikten sonra, insanda o çapta iz bırakan kahraman olma-
dığını hissetmişimdir. Bu da beni üzmüştür. Ama bu kez galiba bir ölçüde bunun daha üstüne çıkabildim
diye düşünüyorum. Roman bittikten sonra da okurda o karakterin izi kalacak, o karakteri sevecek ya da
sevmeyecek; onu kestirmek pek mümkün değil, tabii okurdan okura değişecek… Çok da sevimli bir karak-
ter değil romanın baş kişisi Handan Sarp. Ama bir iz bırakacak duygusunu taşıyorum. O yüzden de bu
kitap mutsuz etmiyor beni.

Pek çok kitabınızda yazdınız ama dergimizin okurları arasında sizi tanımayanlar olabilir düşün-
cesiyle (Çünkü okurlarımız arasında binlerce öğrencimiz de var.) tekrar sormak istiyoruz: Yazmaya
nasıl başladınız?

Ben çok başarısız bir öğrenciydim. Bütün eğitim hayatım boyunca. İlkokulda da çok başarısızdım.
Yalnız bir kere -dördüncü sınıftaydım zannediyorum- bir pekiyi aldım, o da şimdiki adıyla kompozisyon der-
siydi. Konu sonbahar gibi bir şeydi, şimdi tam hatırlamıyorum. O zamana kadar yazar olma perisi yoktu
ama böyle bir şekilde, diğer derslerden başarısız olup da ondan pekiyi almak bana bir kıvanç duygusu
getirdi. Galiba onun etkisiyle daha o zamandan beri birtakım yazarlık tecrübesi yapmaya başladım. Orta
okula geçtiğim yıllarda, Galatasarayda hazırlık sınıfında okurken bizim çağdaş edebiyatımızın öncüleri
sayılabilecek olan Halide Edip, Yakup Kadri, Reşat Nuri, Hüseyin Rahmi gibi romancılarımızı çok iyi oku-
dum yani onların hemen hemen bütün eserlerini. Zannediyorum bu okumalar beni yazı yazmaya itti. İki
türlü yazarlık olduğunu düşünüyorum: Birisi, yaşamdan yola çıkarak yazı yazanlar, diğeri eserlerden… Ben
daha çok eserlerden yola çıkarak onlardan edindiğim heveslerle yazı yazmaya başlamış birisi sayıyorum
kendimi. Ortaokul süresince hep yazdım. Yani öykü yazdım, roman yazdım. Lise çağımda da bunları der-
gilere gönderdim ama bunların hiçbirisi yayımlanmadı; uzun bir süre yayımlatma mücadelesiyle geçti.

Bu okuma süresi içerisinde sizi yönlendiren oldu mu, şunları oku gibi?

Olmadı. Kendi seçtiğim yolda kendi başıma gittim. Evimiz, kitap okunan bir evdi ama yine de bu
anlamda bir yönlendirme, bir kılavuzluk söz konusu değildi fakat lisede iki tane önemli edebiyat öğretme-
nim oldu. (Galatasaraydan ayrılmış, Atatürk Erkek Lisesine geçmiştim.) Bunlardan birisi Bakiye
Ramazanoğlu adlı bir öğretmendi. Ötekisi hem öğretmen hem de önemli bir edebiyat adamı olan Rauf
Mutluay’dı. Aynı zamanda Fransızca hocamız da Vedat Günyol’du. Bu üç kişinin bir yönlendirmesi oldu
tabii. Bütün klasik sayılabilecek yazarlarımızı okumuştum fakat çağdaş edebiyatımızın daha yakın döne-
mini pek fazla bilmiyordum. Sabahattin Ali’yi, Sait Faik’i, Kenan Hulusi’yi, -ne bileyim- Tanpınar’ı, Peyami
Safa’yı, bütün bu yazarları hocalarımın yönlendirmesiyle okudum. O anlamda yönlendirme daha çok lise
çağlarında oldu. Batı edebiyatında da pek öyle bir yönlendirme söz konusu değil. Sadece
Galatasaraydayken Fransız edebiyatı dolayısıyla belli birtakım yazarları okumuştum. Rus klasikleri
Dostoyevski, Tolstoy, bütün bu sonradan çok seveceğim yazarları, İngiliz romancılarını daha sonraki
dönemlerde okuma imkânım oldu.

Siz de yazı hayatına hikâyeyle başlayıp sonra romana geçen yazarlardan birisiniz. Niçin hikâye-
den sonra roman?

Aslında tam öyle değil. Ben hep roman yazmak istiyordum. Ortaokulda iken dört beş roman yazdım.
Onlara roman denebilir mi bilmiyorum ama roman yazdım. Bu tür kitaplar, bu taslaklar yayımlanmadı.
Gazetelere götürdüm. O zamanlar daha tefrika geleneği sona ermemişti. Benim çok sevdiğim bir şeydir
gazetede roman tefrikası. Yazık ki bugün artık yok…

Ama bir kez tattınız o duyguyu değil mi? “Hayal ve Istırap” bir gazetede tefrika edilmişti.

Bir kere. Uzun yıllar sonra. Onun acı hikâyesi var. Geçelim. O dönem yazdıklarımı yırtıp attım. Tabii
bugün çok pişmanım, keşke yırtmasaydım. Yolun başlangıcını görme imkânım olacaktı. Lisedeyken hoca-
mız Vedat Günyol, Yeni Ufuklar diye bir dergi çıkarıyordu; bana roman bastırmanın zor olduğunu, hikâye
yazarsam dergide yer verebileceğini söyledi. O yüzden hikâye. Aslında benim aklımda yoktu. Hikâye yaz-
mak beni en çok yoran işlerden birisidir. Şu ara yeniden bir hikâye üzerinde çalışıyorum, yıllar sonra.
Roman daha kolay çünkü romanda birtakım yerler hantallaşabilir. O da okurun gözüne batmaz. Hatta
bazen romancı bile gözünden kaçırabilir ama hikâye şiire yakın bir tür. Fazlalık hemen göze batar. Onu
temizlemek, o özü yakalamak, daha özlü bir hâle getirebilmek gerekir. Roman da zor muhakkak çünkü
onda da teknik sorunlar var. Mesela bu son romanım üç sene sürdü. Aynı kıvamı üç sene sürdürebilmek
kolay bir şey değil. Hikâye daha çok anlar üzerine kurulur. Roman ise, bir “an”ı bile anlatsa insanda bir
ömrü anlatıyormuş gibi bir iz bırakır. Roman denilince aklıma hep Attilâ İlhan’ın bir mısrası gelir: “Akşamlar
bir roman gibi biterdi / Jezabel kan içinde yatardı…”

Edebiyat dünyasında toplumsal sorunları işleyen roman ve öyküler gündemdeyken siz belli bir
aydın kesimini anlatan bireyci eserler verdiniz. Bugün buradan o döneme baktığınızda zamanın sizi
haklı çıkardığını düşünüyor musunuz?

Benim o dönem yazdıklarımın da gerisinde toplumsal ve siyasal endişeler vardı diye düşünüyorum fakat
o yılların çok kaba bir yaklaşımı vardı. Bütün bu endişelerin ille slogan olarak söylenmesi sanısı vardı; bence
bu çok yanlış bir şeydi. Gençlik yıllarımdan itibaren, belki bilinçli değil ama sevgiyle ondan uzak durmaya
çalıştım. Zaten mizaç olarak da, yaratılış olarak da çok yatkın değildim. Slogancı edebiyatın, güdümlü ede-
biyatın bir yere götürmediğini; ne yazarı, ne okuru, ne de toplumu fazla besleyemeyeceğine inanıyorum. Çok
bilinçli bir biçimde kendi yolumu çizdiğimi iddia edemem, sadece sezgilerim beni öylesi bir yazı alanından
uzak tutmuştur. Sonra, zamanla bu benim aleyhimde kullanıldı. 70’lerin sonundan 90’ların ortalarına kadar
anlatmak, yazmak istediğim şeylerin topluma karşı zararlı olduğu bile ileri sürüldü. O yılların dergilerini karış-
tırırsanız aleyhimde sayısız yazıyla karşılaşırsınız. Şimdi geri dönüp baktığımda, kendimi haklı görmekten
çok, üzüntü duyuyorum. O gün o yazıları yazanların hiçbirisi bugün yazarlık yaşamına devam etmiyor. Belki
onların arasında son derece yetenekli yazarlar vardı ama belli birtakım güdümlülükler içine girdiğinizde bir
yerden sonra tıkanıp kalıyorsunuz. Ben hep bir sentez kişisi olmayı tercih ettim. Bizim toplum olarak buna
ihtiyacımız var. Geriye dönüp baktığımızda keşke Nazım Hikmet-Peyami Safa kavgası olmasaydı diyorsu-
nuz. İncir çekirdeğini doldurmayan bir tartışma aslında. İkisi de birbirini amansızca hırpalamış. Kaybeden
hem onlar olmuş hem toplum… Birisi ülkesini terk etmek zorunda kalmış, diğeri acılar içinde bir hayat sür-
müş. Peyami Safa her iktidar tarafından hırpalanmış. Aslında müthiş bir yazı emekçisi ama yazı yazacak bir
kâğıt bile bulamamış, hatta bir takım elbise giyemediği bile söylenir. Bunlar bana hüzün veriyor.

“Destan Gönüller” ile başlayan romancılığınız, “Her Gece Bodrum”, “Cehennem Kraliçesi”,
“Ölüm İlişkileri” ile gelişimini sürdürdü ve sizi edebiyat gündeminin zirvesine taşıdı. Bu romanları-
nızda “küçük bir oba”yı anlattığınız vurgulandı. Daha sonraki romanlarınızda edebiyat, sanat ve kül-
tür tarihimizdeki gerçek kişilerden yola çıkarak kendi kurmaca kişilerinizi yarattınız. Bu durum,
Selim İleri romancılığında bir kırılma noktası olarak algılanabilir mi?

Algılanabilir tabii, çok doğru. Her Gece Bodrum’la başlayan “popülerleşme” diyelim isterseniz, eğer sürüp
gitseydi asıl yazmak istediklerimi yazamazdım. Ben okurun ve yayınevlerinin taleplerini pek yerine getirme-
dim çünkü üç dört romanda anlatabileceğiniz bir şeydi onlar. Sadece ismi değişik, hep aynı, klişe romanlar
çıkıyor ortaya o zaman. Bugün baktığımda “Bir Akşam Alacası” bile fazla geliyor bana. O, keşke yazmasay-
dım dediğim bir kitap. Bir Akşam Alacası, Cehennem Kraliçesi’nin, Ölüm İlişkileri’nin bir tür tekrarı gibi. Zaten
o romandan sonra bir daha o kişilere ve o çevreye dönmeme kararı aldım. Bir süre daha o söylediğiniz kişi-
leri yazmadım. O arada başka kitaplar var. Belki beni o noktaya götürecek kitap Ölünceye Kadar Seninim’dir.
Bu romanda, ismi verilmemekle birlikte, Kerime Nadir’den yola çıkarak o söylediğiniz şeyi yaptım. Yine o yıl-
larda “Saz Caz Düğün Varyete” kitabım var. Benim tek politik taşlama kitabım. O yıllardaki siyaset adamla-
rımızın parodisi olsun diye yazdığım bir kitap. Tipik bir Selim İleri kitabı olduğunu düşünmüyorum. Yaşarken
ve Ölürken de o arada yazılmış kitaplardan biridir. Ondan sonra söylediğiniz noktaya doğru gittim ben.
Demin söylediğim gibi iki tür yazarlık olduğuna inanıyorum: Yaşadıklarından ve okuduklarından yola çıkarak
yazanlar. Ben ikinci türüm. Yıllarca o kahramanlar bende hep yaşadılar. Hem yazar olarak hem de yazdık-
larında yarattıkları kişiler olarak. Onlardan öyle tuhaf, çok da bilinçli olmayan bir yapı çıktı ortaya. İlki, Mavi
Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın. Ayağımı kırmıştım. Çok küçük bir evde, bir çatı katında oturuyordum;
çok sıcak oluyordu; ayağım kırık, hava sıcak, hiçbir şey yapamıyorum. Refik Halit Bey’in Nilgün romanını bir
kez daha okuyayım dedim. Nilgün’ün tasvirleri, Refik Halit Bey’in Türkçesi beni bir kez daha büyüledi. Çeş-
itli kelimelerle aynı kadını yeni baştan o kadar farklı tasvir etmiş ki yüzlerce tasvir var; bu tasvirlerden yola
çıkarak bir deneme yazmaya karar verdim. Hesapta roman falan yoktu fakat yazdığım şeyin deneme de
olmadığını, sanki bir romanın bir parçası gibi olduğunu fark ettim. Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın
hiç hesapta olmayan öyle bir yazıyla başladı ve romanın ortasında bir parça oldu. Yani hiç bilmeden bir
romanın ortasını yazmışım ben. Sonra hem benim kişisel anılarımı hem geçip gitmiş bir dönemi hem kay-
bolan bir kültürü ve aynı zamanda bizim çok nankörce yaklaşmış olduğumuz geçmiş edebiyatımızı da yeni-
den yaşatma isteği diğer kitaplarla devam etti. Batı toplumları bunu yapıyor, biz nedense yapamıyoruz.
Mesela Kırık Deniz Kabukları’nı yazdığım vakit ummuştum ki Halit Ziya Uşaklıgil’in Bir Acı Hikâye adlı anı
kitabı yeniden basılır; aradan yıllar geçti galiba hâlâ basılmadı.

Biliyorsunuz, Michael Cunnigham (Maykıl Kaningım) “Saatler” adlı, Virginia Woolf (Virjinya
Vuf)’un “Mrs. Dalloway” romanının baş kişisini ve yazarın kendisini odağa alan bir roman yazdı; bu
roman hem ödül aldı hem sinemaya aktarıldı. Filmin baş kadın oyuncusu Nicole Kidman (Nikol
Kidmın) da Oscar aldı. Batının sizin şu an yaptığınız işe çok önem verdiğini görüyoruz. O roman
dünya çapında bir olay oldu.

Evet, o kitabı da okudum, filmi de izledim. Ama bizde öyle olmuyor. Hatta Kırık Deniz Kabukları yüzün-
den çok sevdiğim bir yayıncı dostumla aram açıldı. Bu kitap on yıl sonra da olsa asıl okuruna ulaşabildi.
Benim en sevdiğim kitaplarımdan birisidir Kırık Deniz Kabukları.

İstanbul ve belli tatil yöreleri odaklı bir mekân seçiminiz varken “Yaşarken ve Ölürken”de taşra-
ya açıldınız ve gerektiğinde taşranın da romancısı olabileceğinizi gösterdiniz. Bu açılım, o dönem
yapılan bazı eleştirilerin sonucu muydu?

Yok, sanmıyorum. Ben hep taşrayı yazmak istedim, hâlâ -Yaşarken ve Ölürken’i tam yazabildiğimi
düşünmüyorum ama- kafamda bir taşra romanı var. Taşra bana olağanüstü çekici geliyor. Orada yaşayan
insanların acısı… Kıstırılmışlık içerisinde, kente açılma özlemi içerisinde… Bunu çok iyi hissedebiliyorum;
hatta öyle ki yaşamımın hemen bütününü büyük kentlerde geçirmiş olmama karşın, ne zaman bir taşra
kentine gitsem, sanki bundan önce bir hayatım var idiyse, orada yaşamışım kadar bana yakın geliyor.
Askerliğimi Tokat’ta yaptım; sanki Tokat benim doğup büyüdüğüm yermiş gibi geliyor bana. Irmak kıyısın-
daki bir gazinodan gelen müzik sesinin oradaki insan üzerinde bıraktığı etkinin ne olduğunu ben çok iyi
biliyorum. Ama büyük kentin birçok şeyini hiçbir zaman kendime yakın hissetmedim. Taşra oradan geli-
yor zannederim. Sinemada da işledik taşrayı, Ömer Kavur’la, Kırık Bir Aşk Hikâyesi filminde. Tabii ede-
biyatımızın taşraya ayrılmış zengin sayfalarının da büyük etkisi var üzerimde. Cahit Külebi’nin şiirleri
mesela, ya da Kemal Bilbaşar’ın Denizin Çağrısı adlı olağanüstü romanı. Yaşarken ve Ölürken de olduğu
gibi değil de, taşra kadar tekdüze olan bir şey yazmak istiyorum; o ıssızlığı, insan ruhu ıssızlığını… Anton
Çehovvari bir şey yazmak istiyorum.

“Cumartesi Yalnızlığı”, “Pastırma Yazı”, “Dostlukların Son Günü”, “Bir Denizin Eteklerinde”,
“Son Yaz Akşamı”… Bu öykü kitaplarınızdan seçtiklerinizle çıkardığınız birkaç hikâye kitabı daha…
En son hikâye kitabınızı 1983’te çıkardınız, bir de geçen yıl “Geceyazısı” dergisinde bir hikâyeniz
yayımlandı. Selim İleri artık niçin hikâye yazmıyor? Onun dünyasında hikâyenin nasıl bir yeri var?

Gelecek yıl bir hikâye kitabı çıkarmayı düşünüyorum. İki tane bitmiş hikâyem var, Geceyazısı’ndakini
saymazsak; bir de yazmakta olduğum bir hikâyem var. Hikâye yazmak bana çok zor geliyor, beni çok
yoruyor. Daha önce de söyledim, öyküde hiçbir şey sarkmamalı, her şey mükemmel olmalı. Bir de bir otu-
ruşta bitirmek istiyorum hikâyeyi. Roman öyle değil; son kitabımda olduğu gibi üç yıla kadar çıkabiliyor
ama hikâyeyi o gün bitiremezsem bir daha bitiremeyeceğim gibi bir saplantım var. Hikâye yazarken sos-
yal hayatla bağım tamamen kopuyor, bir telefon bile beni alıp götürüyor. Hikâye, düşünceden çok duy-
guyla yazdığım bir şey galiba…

Siz hazırladığınız “İlkgençlik Çağına Öyküler” ve “Gençlere Türk Romanından Altın Sayfalar” adlı
kitaplarla gençliğe zaten yol göstermek istiyorsunuz. Bu yönünüzü dikkate alarak, gençlerimize ve
yazar adaylarına önerileriniz nelerdir?

Okumaları, çok okumaları. Günün moda değerleriyle yetinmemeleri. Bir hastalık hâlinde sadece bası-
nın dayattığı kişiler kaldı koca bir edebiyattan geriye. Ona çok fazla kapılmamaları gerekiyor. Hele yazar
olacaklarsa en azından, hiç olmazsa son seksen yıllık edebiyatımızı tümüyle okusunlar demiyorum, o da
zor bir şey aslında ama bir panoramasını çıkaracak kadar doğrudan doğruya eserleri okumalarını öneri-
rim. Zincirin neresindeyiz, hangi halkasıyız, bunun bilincinde olmalıyız çünkü bakıyorsunuz yeni yazarlara,
her şeyi kendilerinin keşfettiklerini sanıyorlar. Oysa geçmişte onların hepsi yapılmış, gene yapılır ama hiç
değilse geçmişe bir saygı duyularak, oraya bir göndermede bulunularak yapılmalı. O açıdan en çok arzu
ettiğim şey gençlerin çok okumalarıdır. Bu sözünü ettiğiniz antolojileri de edebiyatımızın bir panoraması
ortaya çıksın amacıyla yaptım. Anne-babalar alıp çocuklarına hediye ediyorlar bu kitapları; onlar ya hedi-
ye olarak bir köşede kalıyor ya da gençler anne-baba baskısıyla okumak istemedikleri için yine sonuçta
anne babalar tarafından okunuyorlar galiba.

Bizde yazarlar da pek okumuyorlar galiba?

Evet, evet, bir hastalıktır o bizde. Bir piyanist sahneye çıkmadan önce nasıl hazırlanıyor değil mi? Bir
tarihte, İdil Biret’le tanışmıştım, günde sekiz dokuz saat piyano çalışıyor, yılda üç defa konsere çıkıyor
sonuçta. Özellikle şiirde böyle galiba bu. Şairler de pek okumazlar. Ama mesela Behçet Necatigil çok okur-
du, Edip Cansever de öyle, Cemal Süreya öyle…

Yıllardır, yazılarınızda Kerime Nadir, Muazzez Tahsin Berkant, Esat Mahmut Karakurt gibi ‘hafife
alınan’ yazarları gündeme getirdiniz. Son olarak da bu yazarların eserlerinin editörlüğünü yaparak
bir dizi hâlinde tekrar yayımlanmasını sağladınız. Edebiyat tarihinde yer almamış, muhtemelen
gelecekte de yer alamayacak bu yazarlara sizin ilginizin nedeni nedir?

Birçok iyi insan Türkiye’de özellikle 1940’lı kuşak, 30’lardan 70’lere kadar birçok kuşak bu tür yazarla-
rın romanlarıyla beslenmiş, roman sanatını sadece bu kitaplardan okumuştur. Bu yazarlar bize müthiş bir
şekilde roman okuyucusu, kitap okuyucusu kazandırmışlardır. Edebiyat tarihçileri niye onları almamış, onu
da bilmiyorum. Özellikle Kerime Nadir, bugün edebiyat tarihinde yer almış birçok romancımızın çok daha
üstünde psikolojik tahlil ve anlatım gücüne sahip bir yazardır. Sanıyorum ideolojik bir küçümseme var orada,
daha başka ideallerin peşinde koşmuş olan, geleceği daha farklı gören bir toplum, aşkı küçümsemiş; öyle
olunca aşk romancısı piyasa romancısı olmuş. Ben o yazarların Türkçelerinin, anlatım güçlerinin edebiyat
tarihine geçmiş değme yazarlardan aşağı olduğuna inanmıyorum.

Öykü ve romanlar dışında inceleme, eleştiri ve deneme türünde de eserler vermeye devam edi-
yorsunuz. Bu tür eserlerinizde özellikle edebiyat tarihinin unutulmaya yüz tutmuş, günümüzde
değeri bilinmeyen çok önemli isimlerini ön plana çıkardınız. Bir anlamda, edebiyat tarihçisi gibi
çalıştığınızı ya da kendinize böyle bir görev yüklediğinizi söyleyebilir miyiz?

Okuduklarınız size mutluluk veriyorsa, bir güzellik aşılıyorsa, bir haz veriyorsa, onu başkalarıyla pay-
laşırsak güzel bir şey olur düşüncesiyle yapıyorum; yoksa bir edebiyat tarihçisi olmak amacıyla yapmadım
onları. Fakat edebiyat tarihlerimizin bir kısmını okuduğum vakit oradaki haksızlıklar sinir sistemimi alt üst
ettiğinden zorunlu olarak bazı şeyleri yazdım. Mesela Ethem İzzet Benice. Sadece Nihat Sami Banarlı’da
var, o da bir tek cümle. Oysa çok güçlü bir yazar. Yine mesela Safiye Erol. Şimdi çok şükür yeniden basıl-
dı. O da birkaç kişinin çabasıyla oldu. Kubbealtı Neşriyat’ın yayımlaması, benim yıllardır süren ısrarım,
Beşir Ayvazoğlu’nun, Murat Belge’nin çabalarıyla oldu. Halbuki hiçbir edebiyat tarihinde Safiye Erol yok.
Oysa Tanpınar’la başa baş gidebilecek kadar felsefî boyutu olan bir yazarla karşılaşıyoruz. Doğu-batı
meselesi üzerine çok ciddi tespitleri ve teklifleri olan bir yazar. Kısacası edebiyat tarihlerinde yazılanlara
çok fazla güvenmiyorum ben.

Siz “Uzun Bir Kışın Siyah Günleri” ve “Kamelyasız Kadınlar” da çok ciddi, araştırmaya dayalı bir
çalışma sergilediniz.

O tarz çalışmalar bir yazara şunu getiriyor, sizin dünyanızın bir hikâyede, bir romanda yansıtamadığı-
nız yönlerini onların sayesinde yansıtma fırsatınız oluyor. Kendimi anlatmanın bir başka yolu olarak görü-
yorum. Bir de edebiyat tarihlerimizin dörtte üçünde bir kuraklık hissediyorum; gerek edebiyat tarihçileri
gerek eleştirmenler, yukardan bakıyorlar, kendilerini bir yargı mekanizması olarak görüyorlar. Eserin içine
girerek, onu özümseyerek, yazarın ruhunu hissederek yaklaşmıyorlar. Yaratıcı eleştiri olamıyor bizde bir
türlü. Hele edebiyat tarihinde hiç böyle sıcak bir yaklaşım yok.

“Cahide Sonku Ölüm ve Elmas” oyunuyla tiyatro alanında da ödül aldınız. Senaryo çalışmaları-
nızı, televizyon programlarınızı, yönetmenlik uğraşınızı vb. biliyoruz. Bütün bu çalışmaları bir arada

 

nasıl yürütüyorsunuz? Özetle, Selim İleri’nin yirmi dört saati nasıl geçiyor?

Disiplinli bir insan sayılırım. Ziyan edilmiş bir günüm olursa çok pişmanlık duyarım, hayatımdan bir gün
çalınmış gibi hissederim. Bunda yazarlıkla yaşamını sürdürme çabası da var çünkü hiçbir sosyal güvence-
si olmayan bir insanım. Bazı dönemlerde yazarlık gelir getirmez olunca, bu televizyon çalışmaları bir
anlamda zorunlu olarak devreye girdi. Televizyon programı yapmak bana göre bir şey değil. Maddi zorun-
luluğum olmazsa yapmam. Yirmi dört saate gelince: Aslında çok çalışkan gibi görünüyorum ama değilim;
sabahtan öğleye kadar çalışırım, sonra çalışmam. Kitap okurum, sokağa çıkarım, yapılacak işlerim varsa
onları yaparım ama disiplinliyim; günde iki sayfa yazsanız senede yedi yüz sayfa eder, eğer profesyonel
bir yazarsanız günde en az bir sayfa yazmanız gerekir. Böyle bir kararlılığım vardır. Hiçbir şey yapamaz-
sam daha önce yazdıklarımı, bir gün önce yazdıklarımı tekrar yazarım. Kendi içinde çoğalta çoğalta gide-
rim. Bazen aynı sayfaları elli defa yazdığım olur.

Yazdığım dünyaya ancak bu şekilde girebiliyorum.

“Anılar Issız ve Yağmurlu”da, bütün hayatınızı gözler önüne serdiniz. Daha önceki anı kitapları-
nızda da pek çok şeyi anlatmıştınız ama bu kez tüm yaşantınızı bütün çıplaklığıyla ortaya koydunuz.
Bu, sizde bir rahatlama sağladı mı yoksa keşke anlatmasaydım dediğiniz oldu mu? Nasıl bir duygu
içindesiniz?

Kitap yayımlandığında anısız bir insan gibi hissettim kendimi. Çok tuhaf bir duyguydu ama geçiyor,
çabuk unutuluyor. Anılar bütün çıplaklığıyla anlatılabilir mi, bilemiyorum; insan biraz da kendine yontuyor
galiba. Orada anlatılanlar bazı kişileri üzmüş olabilir ancak ben onları toplumsal hayatımıza ışık tutması
amacıyla yazdım. Orta hâlliliğimizi, sıkıntılarımızı, baba oğul arasındaki iletişimsizliği… Bunlar birçok evde
yaşanıyor aslında ama yaşanmıyor gibi yapılıyor. Onları yazdığıma hiç pişman değilim.

Son dönemlerde İstanbul ve yemek kültürüne ilişkin kitaplar yayımladınız. Bunlar Selim İleri’nin
yazarlık serüveni içinde nerede duruyor?

Severek yazıyorum o yazıları, hatta bir tane daha yapmak istiyorum. Entelektüel çevre tarafından önce-
leri hafifsendi, küçümsendi. Lezzet dergisinin teklifi üzerine başladım bu kitapları yazmaya. Mutfağa girip
yemek yapmasını becerebilen biri değilim ama gözlemlemekten hoşlanan, ev duygusunu, onun insanlara
mutluluk getireceğini bilen birisiyim. Ayrıca bizde yemek kültürünün kaybolduğunu düşünüyorum. Bu da bir
fırsat oldu benim için. Gerçi 1983’ten beri hikâye yazmıyorum ama Rüyamdaki Sofralar’da pekâlâ hikâye
diyebileceğimiz parçalar var. O kitaplardaki anılar gerçek zannediliyor, oysa değil; onlar yazarın duygusal
çalışmaları. Size çok ilginç bir şey söyleyeyim: Yemek kitaplarının okurları kadınlar değil, erkekler…

Sizin okurlarınızın çoğunluğunu kadınlar oluşturuyor değil mi?

Eskiden öyle değildi, Her Gece Bodrum’un yayımlandığı zamanlar. Şimdi biraz öyle galiba. İmza gün-
lerinde bunu açıklıkla görüyorum. Çoğunluk hanımlar. Genç erkek okurum pek yok… Zaten Türkiye’de
erkekler genellikle politika, tarih vb. türlerde okuyorlar. Roman okuyanlar kadınlar… Kadınlar sanatla daha
ilgili. Eskiden böyle değilmiş ama. Mesela, Kerime Nadir’in anılarında okuyoruz; o yıllarda “Hıçkırık” roma-
nını pek çok subay okumuş, hatta pek çok subay, doğan kızına Nalan, oğluna Kenan adını koymuş.

Ülkemizde yazarlığı meslek edinmiş, yazarlıkla geçinen insan sayısı çok az. Siz de bunlardan
birisiniz. Türkiye’de kalemiyle geçinmeye çalışan yazarların sorunları nelerdir?

Ben bu konuda çok şanslı bir insan olduğumu düşünüyorum çünkü bizden önceki nesille kendimi
kıyasladığımda, – pek çok insanı tanıdım, Orhan Kemal, Behçet Necatigil, Kemal Tahir- ne kadar şanslı
olduğumu görüyorum. Onlar geçinmek için ya yan işler yaptılar ya da zaten yazarlık dışında başka işle-
ri vardı; yazarlığı bir gece mesleği gibi yaptılar. İlk başta, benim kira sorunum yoktu, sonra senaryo
yazarlığıyla edebiyat yazarlığını bir arada götürdüm. 1975-1985 arası sadece yazarlık yaptım. Ama
1985’ten sonra sinemaydı, televizyondu, gazeteydi, derken birtakım yan işlerle de uğraştım. Bizde şim-
dilerde yazarlık profesyonelleşmeye başladı ancak bununla birlikte edebiyat elden gitti. Çok ilginçtir,
yazarlık meslek hâline gelmeye başladıkça sanat, edebiyat zayıflamaya başlıyor. Televizyon desteğiniz
olmazsa şov yapmazsanız ne bileyim, şiir kitabının yanında CD vermezseniz, kitabınız satmıyor.
Düşünsenize, Necatigil televizyona çıkıp şiir okuyabilir miydi? Onlar içe dönük insanlardı, âdeta kendi-
lerini gizlemeye çalışırlardı. Bizler bugün onların açtığı yoldan yürüyoruz. Ben Kemal Tahir’i tanıdığım-
da eşi mahalle terziliği yapıyordu, evlerinin geçimi ancak o sayede sağlanabiliyordu.

Sizde yazı nasıl doğar, gelişir, sürer ve kâğıda aktarılır? Sizin için de yazmak olmazsa olmazlar-
dan mıdır?

Kesinlikle öyle… Bazen insan artık bir şey yazmayacağım diyor ama bir yerden sonra geri dönüyorsu-
nuz. Yazı nasıl oluşuyor? Gerek hikâyede, gerek romanda hiçbir plan çıkartmıyorum. Belki bu bir hata, işi
de zorlaştırıyor ama plan çıkartıp da o planın sınırları içinde kalmak, bir cenderenin içine girmiş gibi yapı-
yor beni. Kendi iç maceramı kaybetmişim gibi oluyorum. Biraz oluruna bırakarak gidiyor sonra başa dönüp
yeni baştan yazmaya koyuluyorum. Bazen romanın sonu bellidir. Bazen sonu için oturup bir roman yaza-
rım. Mesela son romanım “Yarın Yapayalnız”ın sonu kafamda belirgindi, sırf o sonu yazmak için romanın
geri kalanını yazdım.

Romanınız yeni çıktı ama tezgâhta başka çalışmalar vardır diye düşünüyoruz. Yanılıyor muyuz?

“Huzur’u Yeniden Okumak” gibi bir eser düşünüyorum. Okuduğum eserlerden yola çıkarak yakın dönem
edebiyatımızla ilgili bir kitap daha var kafamda. Bir de hikâye kitabı var tabii.

Edebiyatın popülerleşmesi konusunda neler söyleyeceksiniz?

Bunun toplumu iyi bir yere götürmediğini görüyorum. “Çok satan kitaplar” furyası sonucu Türk dilinin ken-
dine özgü sentaksı ortadan kalktı. Bozuk bir Türkçe ortaya çıktı. Batı toplumlarında da bu tür durumlar görü-
lüyor ancak onlarda bizdeki gibi haksız rekabet yok. Kanunla sınırlandırılmış. Çok sayıda yazar çıkıyor ülke-
mizde ama haksız rekabet yüzünden kaybolup gidiyor çoğu. Bu durumu benim midem kaldırmıyor. Son kita-
bım için çok fazla reklam verdiklerini, bunun gereği olmadığını yayınevine söyledim. Belli bir sınırı aşmamak
lazım. Ben az önce söylediğim o aziz insanları tanıyarak yetiştim. Behçet Necatigil’le son kitabı çıktığında –
hayatta gördüğü son kitabıydı- bir röportaj yapmak istemiştim; pek istekli gözükmedi, “Hocam niçin böyle
yapıyorsunuz?” dedim. “İleri” dedi, “Bak birçok arkadaşın kitabı çıkıyor, benimle bir yığın röportaj yapıldı,
onların hakkını yiyemem!” Böyle bir anlayıştan bugünlere geldik. Onun için ben bu dünyayı anlayamıyorum.

Ethem BARAN-Şaban ÖZÜDOĞRU

Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim dergisi

CEVAP VER