KADERLE İLİŞKİLENDİRİLEN BAZI KAVRAMLAR

4
6708
    1. KADERLE İLİŞKİLENDİRİLEN BAZI KAVRAMLAR 4.1. Ecel ve Ömür

    Bir kimsenin ölümü, o kimse için takdir edilen ömrün bitmesiyle gerçekleşir. Bunun nerede, ne zaman, nasıl olacağını hiç kimse bilemez. Ecel, ne bir an öne alınabilir ne de bir an geriye bırakılabilir. İnsanın hastalanıp yatakta ölmesi de, depremde duvar altında kalması da, denizde boğulması da, düşmanı tarafından vurulması da eceliyle ölmesi demektir. Kulun ecelini belirleyen ve takdir eden sadece Yüce Rabbimiz’dir.

    Ecel kelimesi, sözlükte, hayatın sonu, müddet ve süre gibi anlamlara gelmektedir. Bu kavram insanın ömrünün bittiğini, dünya hayatının sona erdiğini anlatır. Ömür ise insanın doğumundan ölümüne kadar geçen süreye verilen addır.

    Kuran’da canlılarda olduğu gibi toplumların da bir ömrü olduğundan bahsedilir:

    “Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler.”

    “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.”511

    Allah kullarına hiçbir zaman zulmetmez ve onların kötülüğünü hiçbir şekilde asla istemez. İnsanların kaderi, sorumluluklarını örten bir sığınak olarak görmeleri doğru değildir.

    “İşte bu, ellerinizle yaptığınız yü- zündendir, yoksa Allah kullara zulme- dici değildir.”

    “Bu, dünyada iken kendi ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına zulmetmez.”

    Allah, her canlıya doğal bir yaşam süresi takdir ve tayin etmiştir:

    “Hiçbir kimse yok ki, ölümü Allah’ın iznine bağlı olmasın. (Ölüm), belli bir süreye göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse, kendisine ondan veririz; kim de ahiret sevabını isterse, ona da bundan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız.”5-1

    “Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın katindadır. Yağmuru o yağdırır, rahimlerde olanı o bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.”

    “Allah sizi (önce) topraktan, sonra meniden yarattı. Sonra sizi çiftler (erkek-dişi) kıldı. Onun bilgisi olmadan hiç bir dişi ne gebe kalır ne de doğurur. Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltılması da mutlaka bir kitaptadır. Şüphesiz bunlar, Allah’a kolaydır.”

    Ecel hiçbir sebeple değişmez. Bazı ibadet ve davranışların ömrü uzatacağı yolunda gelen hadisler ya ömrün huzur ve rahat içinde mutlulukla yaşanacağı ve ruhen uzun ve bereketli yaşanmış gibi hissedileceği anlamında ya da Yüce Rabbimiz’in bu kimselerin ömrünü ezelde uzun belirlemesi şeklinde anlaşılmalıdır.

  1. Rızık

    Rızık kelime olarak azık, yenilen, içilen ve faydalanılan şey anlamına gelir. Yegâne rızık verici Allah’tır. Kullar çalışıp çabalarlar ve kendileri için takdir edilmiş olan rızkı kazanma yolunda gayret gösterirler. Rızkı yaratan da veren de Allah’tır. Ama bu durum; “Nasıl olsa rızkı veren Allah’tır,” deyip çalışmamaya, tembelliğe götürmemelidir.

    Her türlü yiyecek, içecek, giyecek, kullanılan eşya, mal, mülk, para, mücevher ve servet, çoluk çocuk ve eş, faydalanılan yetenekler, bilgi ve hikmet, gönüllerin ve vücudun her türlü gıdası, en küçüğünden en büyüğüne kadar yararlandığımız her şey rızık kapsamında değerlendirilebilir.

    Allah rızkı kime ne kadar ve nasıl dilerse o şekilde verir. Ancak kulların da çalışıp çabalayıp kendilerine takdir edilmiş olan rızkı helal yoldan kazanmak için gayret göstermeleri gerekir.

    “Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah’ın üzerinedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. (Bunların) hepsi açık bir kitapta (levh-i »ıa/î/wz’da)dır.”

    Zenginlik ve fakirlik imtihan dünyasında yaşayan insanların sınanmasında birer araçtır. Mala, mülke sahip olmak her zaman hayır getirmeyebilir. İyi olan ve Allah’ın rızasını kazanma çabasında olan insanlar için zenginlik hayra vesile olur. Ama istikamet üzere olmayan kişilere bol miktarda mal verilmesi onun inkâr ve küfrünü arttırabilir. Zengin olan insanlar da imtihanı kaybedebilir. Bu konuda Kasas suresinde anlatılan Karun kıssası, çok zengin de olsa böbürlenen ve Allah’ın rızasını gözetmeyen insanların feci akıbetini haber vermektedir.

    “İçinizde öyleleri vardır ki, ellerini kaldırıp Allah ‘a yemin ettikleri zaman, Allah, onların yeminini yerine getirir ve onları yalancı dıırııma düşürmez. Berâ b. Mâlik onlardandır “38

    Bu hadiste adı geçen kişi, yoksul olan sahabilerdendi.

    Ote yandan dünyevi sebepler de bir insanın zenginlik ya da fakirliğinde rol oynar. Mesela Afrika kıtası özellikle madenler açısından çok zengindir. İlahî adalet yönüyle Afrikalılara bir haksızlıktan söz edilemez. Ama Batılı sömürgecilerin zulümleri ve bazı yöneticilerin kişisel çıkarlarım düşünerek, yanlış politikaları sebebiyle Afrikalı insanlar yoksulluk içinde yaşamak zorunda bırakılmaktadırlar. Tedbirsizlikler, devletlerin ve uluslararası şirketlerin engelleri, zulüm, sömürgecilik vb. sebeplerden kaynaklanan sonuçlan. Allah’ın adaletsizliği gibi görmek yanlıştır. Yoksa İlahî adalet açısından bakıldığında hiçbir canlıya nzık konusunda haksızlık yapılmaz.

    Bu konuda şunu da belirtmek gerekir ki bu dünyada ve insanlar arası ilişkilerde sünnetullah ve adetul- lah dediğimiz yasalar geçerlidir. Bir ismi de Hakîm olan Yüce Rabbimiz, bu dünyada fiziksel, biyolojik ve sosyal yasalar koymuştur. Mesela yerçekimi kanunu, buharlaşma, fotosentez, beslenme, hasta olma, iyileşme, büyüme, güneş, ay ve yıldızlann hareketleri, doğum, ölüm gibi fiziksel ve biyolojik yasalar insanlar tarafından bilinmekte ve gözlemlenebilmektedir. Yine insanlarda olduğu gibi devletlerde de doğuş, yükseliş, duraklama, gerileme, çöküş gibi süreçlerin işlemesi; askeri, siyasi ve ekonomik güce sahip olanların, olmayanlara hakimiyeti, bu hakimiyetin uzun insanlık tarihinde zaman zaman el değiştirmesi gibi sosyal yasalardan da bahsedilebilir. Toplumların değişmesinde de sosyal yasalar geçerlidir. Bu konuda Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır:

    “… Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez../’

    Sosyal yasalara örnek olarak başarının çalışmaya bağlı kılınmasını da verebiliriz. Çalışmadan başarılı olunamaz. Bu yasayı koyan Allah’tır. Kur’an’da bu yasa şu şekilde dile getirilmektedir:

    “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur/’611

    Yine bu dünya hayatında imtihana tabi tutulmak da Allah’ın koymuş olduğu yasalardandır:

    “İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece «İman ettik» demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?”

    “Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?”

    Bu yasaların tamamının “kullarına zerre kadar zulmetmeyen” ve “merhametlilerin en merhametlisi” bir Allah tarafından konulduğu unutulmamalı; Allah’ın fiilleri, tüm zamanlara ve tüm insanlara bakan hikmetleri yönüyle değerlendirilmelidir.

  2. Afet

    Allah’ın kullarını imtihanının farklı şekilleri vardır. Musibetler de eğer Allah’a güven ve teslimiyet içinde karşılanır ve gereken davranışlar sergilenirse Allah’a yaklaştıran, günahları azaltan ve arınmaya vesile olan imtihanlardır.

    Sel, deprem vb. bütün afetler Allah’ın takdiriyle gerçekleşir. Ancak afetleri engellemek için gerekli tedbirleri almak da kulun görevleri arasındadır.

    Tedbirsizliklerden kaynaklanan sorunları “Ne yapalım kaderimizde varmış/’, “Allah böyle takdir etmiş.” gibi cümlelerle geçiştirmek doğru bir kader ve tevekkül anlayışı değildir. Bu cümleler, ancak gerekli bütün tedbirler alındıktan sonra yine de başa gelen musibetler için yerinde ve haklı olabilir. Böyle bir durumda mümine düşen, teselli ve destek kaynağı olarak yine Rabbimiz’e sığınmak ve her şeyin onun takdirinde olduğuna iman etmektir.

    Bizler mesela deprem gibi bir olayın öncesinde gerekli tüm tedbirleri almakla sorumluyuz. Sonrasında olanlara dair tabii ki bir teselli ve destek kaynağı olarak yine Rabbimiz’e sığınmak ve her şeyin onun takdirinde olduğuna iman etmek durumundayız.

    Hadislerde en büyük musibetlerle peygamberlerin karşılaştığı,63 Allah’ın sevdiği kullarım zaman zaman musibetlerle imtihan edeceği64 belirtilmekte ve musibetlere sabredip çekilen acılar karşısında Allah’tan ecir beklemenin faziletine işaret edilmektedir.65 Yorgunluk, hastalık, tasa ve kederden ayağına diken batmasına kadar Müslüman’ın başına gelen her türlü musibetin günahlara kefaret olacağı müjdesi verilmektedir.66 Hadislerde ayrıca musibete uğrayanların teselli edilmesi, acılarının paylaşılması ve yakınlarım kaybedenlere taziyede bulunulması tavsiye edilmektedir.67

    Sel, deprem gibi musibetlere sadece o musibetin muhatabı olan ve ölen insanlar açısından değil, Allah’ın tüm evrendeki külli yaratma ve kâinatı idare etmedeki kanunları çerçevesinde bakmak gerekir. Bir de külli hayırların yanında cüzi şerler olabilir. Tüm yaşananlarda Allah’ın “merhametlilerin en merhametlisi” olduğu ve merhametin asıl kaynağının Allah olduğu da unutulmamalıdır. Musibetlere genel işleyiş kuralları açısından ve daha büyük hayırlara vesile olabilmesi noktasından, yani hikmet boyutuyla bakılmalı, ayrıca daimi olmayıp, geçici olmaları da unutulmamalıdır.

  3. Sağlık ve Hastalık

    İnsan için en önemli nimetlerden birisi sağlıklı olmaktır. Allah, imtihanın bir yansıması olarak kullarını bazen hastalıklarla imtihan edebilir ama hastalıkların çaresini de yaratmıştır. İnsan, bu çareleri bulmak ve tedavi olmak zorundadır.

    İnsan, hastalık vb. sıkıntılarda sabretmeli, tedavi olmalı ve iyileşmek için gayret etmelidir. Ancak buradaki sabır, içinde bulunduğu duruma katlanmak ya da bunu kader saymak değil aksine kurtulmak için mücadele etmek anlamındadır.

  4. Başarı ve Başarısızlık

    Dinimize göre başarı Allah’tandır. Kul herhangi bir işte başarılı olmak için çalışır, gayret gösterir. Ama o iş sonunda başarıya ulaşabilmesi Allah’ın takdiriyle mümkün olur. Bir de neyin başarı neyin başarısızlık olduğunu biz tam anlamıyla bilemeyiz. Hele hele günümüzde bu kavram çok yanlış yerlerde kullanılabilmektedir. Asıl başarı Allah’ın rızasını kazanabilmektir.

  5. Buhârî, Merdâ, 2, 3; İbn Mâce, Fiten, 29; Timıizî, Ziihd, 57.
  6. Buhârî, Merdâ, 1; Timıizî, Ziihd, 57.
  7. Alımed b. Hanbel, Müsned, I, 177, 182; Timıizî, Cenâiz, 36; Nesai, Cenâiz, 22
  8. Alımedb. Hanbel, Müsned, VI, 114, 120; Buhârî, Merdâ, 1, 3; Müslim, Birr, 49
  9. İmam Mâlik, el-Muvatta, Cenâiz, 41; İbn Mâce, Cenâiz, 55, 56.    …

    146

     

     

    Bazı somut ve dünyevi başarısızlıkların faturasını hemen kadere kesmek de doğru değildir. Azimle ve çabayla hareket edilmesi gereken noktalarda başarısızlığı sonraki adımların önünde bir engel olarak görmemek gerekir.

    İnsan, iradesini doğru yolda kullanıp güzel şeylere yönelirse başarı kazanır. Buna tevfik denir. Bu, Allah’ın rızası yönünde hareket eden kulun işlerinde muvaffak kılınması anlamına gelir. Benzer anlamlar taşıyan inayet, nusret ve lütuf kelimeleri gibi tevfik de hayır ve iyiliğe yönelik davranışlara özgü kılınmıştır. Hadislerde geçen ve billahi ‘t-tevfik, Allahii veliyyii ‘t-tevfik gibi ifadeler de başarının Allah’ın yardımıyla mümkün oluşuna dikkat çekmektedir.

    İnsanın yanlışa yönelmesi ve kötü olanı tercih etmesiyle başarısızlık gelir. Buna da hızlân denir. Hızlan, Allah’ın yanlış yönde hareket eden kulundan yardımını kesmesidir.

    Aslında Allah kullarını iman ve inkârdan soyutlanmış olarak yaratmış, daha sonra onlara emirler göndermiş, inkâr yolunu tutanlar buna kendi fiilleriyle yönelmiş, ancak bu yöneliş, kulun inkâr etmeyi istemesi sonucu Allah’ın hızlanıyla gerçekleşmiştir. İman eden de kendi fiiliyle iman etmekle birlikte bu fiil onun imanı istemesine bağlı olarak Allah’ın yardımıyla (tevfik) vücuda gelmiştir.

    “Dedi ki: Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa ve o bana, tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız ona dayandım ve yalnız ona döneceğim.”

    Başarı bir kader ya da yazgı sonucu çalışmadan kendiliğinden gerçekleşen bir şey değildir:

    “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.”

    Peygamberlerin hayatı, çektikleri sıkıntılar ve başarılı olmak için gösterdikleri gayretler bu konuda yeterince örnek oluşturmaktadır.

    Bu anlamda başarılı olmak için kişinin gayret göstermesi ve özellikle ahlâkî sorumluluklarım yerine getirmesi gerekir. Bu yüzden kişi öncelikle çok çalışmalı ardından başarılı olmayı Allah’tan beklemelidir.

  10. Dua ve Tevekkül

    Dua, kulluğun özüdür. İnsan kulluğunun gereği olarak daima dua etmelidir. Ama dua daha çok henüz elimizde olmayan bir nimete ulaşmak veya içinde bulunduğumuz bir sıkıntıdan kurtulmak için yapılır. Yani, bizler dua ile mevcut hâlimizin değişmesini veya iyi hâlimizin devamını istiyoruz demektir.

    “Kaderi ancak dua engeller Ömrü ancak iyilikler artırır Kııl işlediği günahlar yüzünden rızkından mahrum olur “

    “Kime dua kapısı açılmışsa, ona rahmet kapıları açılmış demektir Allah ‘tan talep edilen (dünyevi) şeylerden onun en çok sevdiği, afiyettir Dua, inen ve heniiz inmemiş her çeşit musibet için faydalıdır Kazayı/ kaderi ancak dua geri çevirir Öyleyse ey Allah ‘m kulları, duaya sarılın. “

    “Şüphesiz sadaka Rctbb ‘in gazabını söndürür ve kötü ölümü engeller “

    “Rızkının genişlemesini, ömrünün uzamasını isteyen kimse, akraba hukukunu korusun. “

    Burada duanın kadere tesir etmesini kulun iyilikleri istemesi ve kötülüklerden korunması manasında anlamak gerekir.

    Bir çeşit kader vardır ki onun gerçekleşmesi Allah tarafından kesin hükme bağlanmıştır. Bu hükmü verilen şeyin gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Buna kazâ-i mutlak denir.

    Bir çeşit kader vardır ki onun gerçekleşmesi bazı sebeplere bağlanmıştır. Buna kazâ-i muallak denir. Yani sonucu bazı sebeplere bağlanmış kaza demektir. İşte dua ve sadaka bu kısımda fayda verir. Allah Teâlâ, bir hikmeti icabı o sonucu bu sebebe bağlamıştır. Kul, neyin neye sebep yapıldığını bilmediği için, sadaka, dua, tevbe, istiğfar, zikir, ibadet, taat gibi hayırlı sonuç verecek bütün sebeplere sarılmalıdır. Bunun muhakkak faydasını görecektir.

    Her şey kaderimizde yazılmışsa o zaman duaya ne gerek var diye düşünmek doğru değildir. Dua edebilmek büyük bir nimettir. Dua, kulluğumuzun gereğidir ve ilahi takdirin içindedir. Bir kulun farklı sebeplerle duadan ve kulluktan uzaklaşması neticesinde bu nimetin alınması da ilahi takdirin içindedir.

    Tevekkül kelime olarak güvenmek, dayanmak, bir işi başkasını vekil tutarak ona havale etmek gibi anlamlara sahiptir. Kavram olarak yapılması gereken her şeyi yaptıktan sonra Allah’a dayanıp, güvenmek, sonucunu Allah’a bırakmak anlamında kullanılmaktadır.

    Tevekkül, kadere imanın tabii sonucudur. Ama maalesef yanlış anlaşılmış, tembellik, miskinlik olarak yorumlanmıştır. Tevekkül, Allah’a dayanıp, güvenmek, çalışıp çabalarken Allah’ı daima yanımızda bilmek ve işlerin sonucunu Allah’a bırakmak demektir. Allah’a güvenip sonuçtan endişe etmemek anlamına gelir.

    Öte yandan tevekkül tüm yapılması gerekenleri yaptıktan sonra, insanın içinde duyması gereken bir iç huzur, mutmain olma ve en önemlisi Allah’ın takdir edeceği sonuç ne olursa olsun buna razı olma ahlakıdır. Sonucu Allah’tan ve yalnız Allah’tan bekleme hâlidir.

    Mümin, yaptığı ve yapacağı işlerde Allah’a güvenip dayanır. Bu güven onu kötü şeyler yapmaktan alıkoyduğu gibi zor anlarında da ona ümit aşılar. İnanan bir kişi her işinde Allah’ın rızasını gözeterek doğru ve dürüst davranır. Bir konuda elinden geleni yaptıktan sonra sonucun kendisi için hayırlı olmasını ümit ederek Allah’a tevekkül eder.

  11. Sabır, Teslimiyet ve Rıza

    Sabır: Allah’ın rızasını kazanmak için mücadele etmek ve bu uğurda karşılaşılan güçlüklere göğüs germektir. Sabır, Pasif bir bekleyiş, şerlere karşı tahammül değildir. Kur’an’da imtihanın bir parçası olarak insanların korkuyla, açlıkla, hastalık ve ölüm gibi musibetlerle imtihan edileceği vurgulanmaktadır. Bu imtihanlar karşısında övgüye değer bir davranış olarak önerilen şey sabırdır.

    “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele! O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman ‘Biz Allah’ın kullarıyız ve biz ona döneceğiz.’ derler.”7-1

    “(Ey müminler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler ‘Allah’ın yardımı ne zaman!’ dediler. Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır.”

    Öte yandan Asr suresi’nde insanların hüsranda olduğu vurgulanırken iman edip, salih amel işleyen, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye eden kimselerin bu hüsranın dışında kalacağı belirtilmektedir.

    Zorluklar ve musibetler karşısında sabretmek, Allah’ın takdirine teslimiyet ve rıza göstermek, kulun imanıyla doğrudan alakalıdır.

    Rıza hâli tedbir almaya ve sebeplere tevessül etmeye de engel değildir. Öte yandan deprem, sel, kuraklık, fırtına, hastalık ve ölüm gibi İlahî takdirin tecellileri karşısında metaneti muhafaza ederek yakınmamak da rızanın gereği olarak görülmüştür.

  12. Hayır ve Şer

    Hayır, sözlükte iyi ve faydalı iş demektir. Terim olarak, Allah’ın emrettiği, razı olduğu ve sevdiği davranışlar anlamına gelir. Şer ise, kötü ve fena iş demektir. Terim olarak ise Allah’ın yasakladığı ve hoşnut olmadığı, sonuçta yerilen ve cezayı hak eden davranışlar anlamına gelir.

    İnsanın fiilleri iyi ve kötü (hasen ve kabîh) ve bu fiillerinin sonuçları da hayır ve şer olarak bir değer taşır. Bu fiillere bu değerleri takdir eden Allah’tır. İnsan aklı ise bunları kavrama ve bulma yeteneği ile donatılmıştır. Allah hayrı mükâfatlandıracak şerri ise cezalandıracaktır. Bu yüzden insanın hayır işlemesi ve şerden kaçınması gerekmektedir.

    Bu konuda Allah’ın yaratması kulun davranışlarına göre şekillenir. Hayra ulaştıran, Allah’tır. Şer ise hayrın yokluğundan ya da terkinden kaynaklanır ve bizzat insan elinden çıkar.

    “Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter.”

  13. Hidayet ve Dalalet

    Hidayet, doğru yol, hidayete ermek ise doğru yolu bulmak demektir. Hidayet, terim olarak, küfür ve şirk gibi kötü yollardan kurtularak kişinin amacına ulaşması ve doğru yolu bulması anlamında olumlu bir içeriğe sahiptir.

    Dalalet yanlış yol, dalalete düşmek ise yoldan çıkmak, şaşırmak, kaybolmak, sapıklık veya sapkınlık demektir. Bu anlamda dalalet, yoldan ayrılarak doğru olanı terk etmek anlamına gelir. Dalalet terim olarak, kişinin Allah’ın gösterdiği doğru yoldan saparak başka yollara girmesidir.

    Evrende insanın yönelebileceği bütün yollan Allah yaratmıştır. Bu yollardan birini tercih eden ise insandır. Allah, insanlara peygamberler ve kitaplar göndererek onlara doğru ve yanlış yollan göstermiştir.

    “Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör.”

    Kişinin kötü yolları seçerek dalalete düşmesi, onun kendi tercihidir.

    Allah, inanan ve salih ameller işleyenlere yardım edeceğini vaat etmiştir.

    “Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.”

    Kur’an, kişinin hidayetinin kendi lehine, dalâletinin ise kendi aleyhine olduğunu ısrarla vurgulayarak bu konuda bir zorlamanın fayda vermeyeceğini bildirir:

    “Ve (bana) hanif (Allah’ın birliğini tanıyıcı) olarak yüzünü dine çevir; sakın müşriklerden olma, diye (emredildi). Allah’ı bırakıp da sana fayda veya zarar vermeyecek şeylere tapma. Eğer bunu yaparsan, o takdirde sen mutlaka zalimlerden olursun. Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu yine ondan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, onun keremini geri çevirecek de yoktur. O, hayrını kullarından dilediğine eriştirir. Ve o bağışlayandır, esirgeyendir. De ki: Ey insanlar! Size Rabbinizden Hak (Kur’an) gelmiştir. Artık kim doğru yola gelirse, ancak kendisi için gelecektir. Kim de saparsa, o da ancak kendi aleyhine sapacaktır. Ben sizin üzerinize vekil değilim (Sadece tebliğ etmekle memurum).”

    Hatta kişinin kendisi istemedikçe Hz. Peygamberin talebi ya da sevgisinin dahi bir işe yaramayacağı belirtilmiştir:

 

 

 

4 YORUMLAR

CEVAP VER