Hz. Muhammed’in doğduğu ortam nasıldı?

0
163
  1. Hz. Muhammed’in Doğduğu Ortam

Peygamberimizin doğduğu yer olan Hicaz, Arap Yarımadası’mn yaşamaya en elverişli bölgelerinden biridir.

İslam’dan önce Arapların bir kısmı çöllerde göçebe hayatı sürerken diğer bir kısmı köy ve şehirlerde yaşıyorlardı. Göçebeler hayvancılıkla, yerleşik olanlar ise tarım ve ticaretle uğraşırlardı. İslam’dan önce Araplar kabilelere ayrılmışlardı. Kan davası ve sınır anlaşmazlıkları yüzünden kabileler arasında sık sık savaşlar olurdu.

İslamiyet öncesi Arapların çoğu putperestti. Tek tanrı inancı unutulmuştu. İnsanlar, kendi elleriyle yaptıkları putlara taparlar ve onlar için kurbanlar keserlerdi.

Putperestler, putların insanları Allah’a yaklaştırdığına ve Allah katında kendilerine yardımcı olacağına inanırlardı. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade edilmiştir: “…Biz bunlara (putlara) sadece bizi Allah’a yaklaştırmaları için tapıyoruz…”

Yeryüzünde Allah’a ibadet için yapılan ilk bina Kâbe’dir. Kâbe Allah’ın emriyle Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail tarafından Mekke’de yapılmıştır. Zamanla “tevhit inancı” unutulmuş, Kâbe putlarla doldurulmuş; Mekke, putperestliğin merkezi hâline gelmişti. Ayrıca Kâbe ve çevresinin güvenli oluşu nedeniyle Arabistan’daki kabileler, taptıkları putları getirip buraya koyar, senenin belli günlerinde bu putları ziyarete gelirlerdi.

Kâbe’yi ziyarete gelenler, Mekke’de kurulan panayırlarda alışveriş yaparlardı.

Böylece Mekke halkı, ticaret yaparak geçimini sağlardı.

Arabistan’da putperestler dışında,

Yahudi, Hristiyan, Mecusi, Sabii ve Hanif olan insanlar da vardı. Hanifler, Hz. İbrahim’in dinî geleneğini sürdüren tevhit inancını benimsemiş kimselerdi.

Araplar arasında şiir ve güzel söz söyleme sanatı (hitabet) oldukça ileri durumdaydı. Kurulan panayırlarda şiir yarışmaları düzenlenir, dereceye giren şiirler Kâbe’nin duvarına asılırdı. Sözlü edebiyat geleneği gelişmiş olmasına karşın okuma yazma bilenlerin sayısı azdı.

Arabistan’da halk, hürler ve köleler olmak üzere iki sınıfa ayrılmıştı. Köleler ve yoksullar eziliyor, adalete önem verilmiyor, güçlü olanlar haklı sayılıyordu. İnsan hakları hiçe sayılıyor, kadına toplum içinde söz hakkı tanınmıyor ve mirastan pay verilmiyordu. Erkek çocuk doğurmayan kadına değer verilmiyordu. Kız çocuğu olan babalar, bunu utanılacak bir durum olarak görüyor; hatta bazıları, kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyordu. Kur’an-ı Kerim’de bu durum şöyle dile getirilmiştir: “Onlardan birine bir kızı olduğu müjdelendiği zaman öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir.”

İslam’dan önce Arap Yarımadası’nda; Allah’a şirk koşmanın yanında içki, kumar, hırsızlık, tefecilik, falcılık gibi kötü alışkanlık ve davranışlar yaygındı. Tüm bu nedenlerle bu döneme “Cahiliye Dönemi” denilmektedir. Bütün bu olumsuzlukların yanında, Araplar arasında cömertlik, konukseverlik, cesaret, sözünde durma, düşmanları bile olsa kendilerine sığınanları koruma gibi bazı güzel davranışlarda bulunanlar da vardı.

İslamiyetin doğduğu yıllarda Arap Yarımadası’na komşu iki büyük devlet bulunmaktaydı. Bunlar, Bizans ve Sasani imparatorluklarıydı. Bölgedeki küçük devletler bu iki devlete bağımlıydı. Siyasi açıdan da Avrupa, Afrika ve Asya kıtaları birbirinden farksızdı. Örneğin, İspanya ve güney Fransa’da saltanat yüzünden siyasi krizler vardı. Anglosaksonlar İngiltere adasını istila etmişler-

di. Hint, Tibet ve Çin savaşlarla birbirlerine girmişti. İran, Bizans’la sürekli mücadele hâlindeydi.

Afrika’da ise Romalı ve Yunanlılar Mısır’ı sömürme yarışına girmişlerdi. İslam öncesi bütün kıtalar

dinî, sosyal ve siyasi yönlerden birbirinden çok farklı değildi.

CEVAP VER