Eski Ankara hakkında bir yazı yazınız.

0
86

ESKİ ANKARA

Yozgat’tan ayrıldıktan beş gün sonra kimi yerlerde kala kala Ankara’ya geldik. En son durağımız Ası
Yozgat Köyü (bugünkü Elmadağ ilçesi) olmuştu.

Ankara Lisesi, şimdi Hacettepe Üniversitesinin bulunduğu Yayvan Tepe üzerinde, Abdülhamit
Döneminde yapılmış bu tür yapıların ortak özelliğini taşıyordu. Yontma taştan meydana getirilmiş sağlam
bir yapıydı. Zemin katta bir kısım sınıflar, üst katın bir kanadında yöneticilerin odaları ve öğretmenler
odası, birkaç dershane, öteki kanadında ise yatakhaneler yer almıştı. Pencereleri, yapının genişliğine
oranla küçük ve seyrek olduğundan, binanın içi, en güneşli günlerde bile biraz loş olurdu. Bahçesi, Ankara
iklimine göre oldukça yeşildi. Pek çok akasya ağacının yanında tek tük meyve, özellikle ayva ağacı vardı.

Okula bu bahçenin ortasındaki yoldan geçilerek girilirdi. Ana giriş kapısı, epeyce geniş ve loş bir hole
açılırdı. O tarihte Ankara’da bizim okula en çok benzeyen yapı, yine yontma taştan inşa edilmiş vilayet
konağı (Restore edilmiş biçimiyle hâlâ bugün vilayet binasıdır orası.) idi. Bu yapılarda baca olmadığın-
dan, kışın soba boruları, pencere camlarından bir karenin yerine geçirilmiş sac veya tenekeye açılan
delikten dışarıya çıkarılır ve bir dirsekle yukarıya verilirdi.

Biz eskiden coğrafya dersinde “Ankara”yı “Engürü” olarak bellemiştik. Bu kent hakkındaki bilgimiz şöy-
leydi: “Engürü, Anadolu’nun ortasında 25.000 nüfuslu bir vilayet merkezidir. Kayseri, Kırşehir, Çorum,
Yozgat mutasarrıflıkları bu vilayete bağlıdır. Arazisinin mühim bir kısmı bozkır ve çoraktır. Kızılırmak’ın
suladığı yerler münbit ve mahsuldardır (verimlidir). Tiftik keçisi, balı, armudu meşhurdur. Vilayetin merkezi
olan Ankara şehrinin kurulduğu tepede eski devirden kalma bir kale vardır. Meşhur âlim ve mutasavvıf Hacı
Bayram Velî Ankara’da kendi ismine izafe edilen caminin yanındaki türbede medfundur (gömülüdür).
Şehrin etrafındaki tepelerde bağlar, bahçeler vardır. En mühim mahsulatı tiftik ve buğdaydır.”


 

O tarihte 13 bin nüfuslu küçük ve bakımsız bir kasaba olan Yozgat’tan ve yollarda kaldığımız harap köy
evleri ve hanlardan sonra, gözlerimize büyük bir kent gibi göründü Ankara. İzinli saatlerimizde birkaç
arkadaş şehri dolaşmaya başladık. İlk işimiz kaleye çıkmak oldu. Oradan bütün Ankara yöresindeki tepeler
çepeçevre görünüyordu. Kalenin bulunduğu tepenin kuzeyindeki tepe (bugünkü Altındağ ilçesinin bulun-
duğu yer) bomboştu. Yalnız tam doruğunda, aralıklı sütunlar üzerine oturtulmuş, sadece üstü kubbeli ve
etrafı açık -küçük Roma tapınakları gibi- bir yapı görünüyordu. Yanlış olarak “Timurlenk’in Mezarı” adıyla
tanınırdı. Şehrin dolaylarındaki tepelerde bulunan bağlar, çıplak Asya doğasının boz rengi üzerinde
hâkimiyet kuramayan bodur ağaçlarıyla, uzaktan donuk bir bozkır yeşilliği hâlinde görünüyordu. Kuzeyde
Keçiören, güney yönde Dikmen, Çankaya, az doğuya doğru Küçükesat, İncesu, Cebeci bağları Ankara’nın
belli başlı bağlarıydı (Hepsi şimdi birer mahalle oldu.). Yazın bağ sahipleri bütün aileleriyle birlikte oralara
göçerlerdi. At, araba veya eşekle bu bağlardan kimisine bir, kimisine iki-üç saatte ulaşılabilirdi. Akşam serin-
liği çıkınca bağ sahipleri yiyecek alışverişi yapıp hayvanlarına binerek tozlu bağ yollarına yöneldikleri zaman,
Ankara Ovasının, özellikle Küçükesat, Çankaya ve Dikmen’e doğru uzanan bölümünü (yani bugünkü
Yenişehir’in bulunduğu düzlüğü) durgun havalarda, sis gibi bir toz bulutu kaplardı. Okulumuzun bahçe
duvarına çıkarak ovaya hâkim olan bu yerden manzarayı seyrederdik.

Yine kaleye dönelim. Kalenin güneye bakan yönüne gelinince, Elmadağ’ın ucu görünüyordu. Bu dağ,
bizim Çorum’un Kösedağ’ı gibi yavan, basık bir dağ görünümündeydi.


 

Doğu ve güneydoğudan gelen derelerin iki kıyısında kümelenmiş olan ağaçlık, bostan ve bahçeler,
Ankara Ovası’nın doğasına hâkim boz rengi yırtan iki kalın yeşillik çizgisi hâlinde göze çarpıyordu. Bent
Deresi ve Hatip Çayı, Ankara halkının, bağı, bahçesi olmayan çoğunluğunun yazlık gezinti, piknik ve
eğlence yerleriydi.

Ulus Meydanı’nı tren istasyonuna, dar ve bozuk bir şose bağlıyordu. Düzlüğe inilince, şosenin özellikle
sol yanı (yani bugünkü Gençlik Parkı alanı) kurbağaların ve sivrisineklerin kaynaştığı geniş bir bataklıktı.
Ankara halkının çoğu sıtmalıydı. Bu hastalığa orada ben de yakalanmış iki yıl çekmiştim.

Tren istasyonunda, Haydarpaşa-Bağdat Demiryolu İdaresince, yani Almanlar tarafından yapılmış
düzgün birkaç kârgir bina vardı. Bunlardan biri, sonradan, bir süre Mustafa Kemal Paşa’nın konutu ve
karargâhı olmuştu.

Cebeci’nin arkasındaki tepede bulunan Abidinpaşa Köşkü, şehrin içinde öğretmen okulu, Taşhan,
Sanayi Mektebi, sonradan Türkiye Büyük Millet Meclisi binası olan İttihat ve Terakki Kulübünün tamamlan-
mamış yapısı (şimdiki TBMM müzesi) basık bir tepede bulunan Ziraat Mektebi, o devrin Ankarası’nın belli
başlı yapılarıydı. Atatürk’ün Ankara’ya gelişinde oturduğu bina ve ilk karargâhı işte bu Ziraat Mektebi
olmuştu.

Hacı Bayram Camii o zaman da bugünkü durumunda olmakla birlikte, yanındaki Augustos Tapınağı
yöresinde şimdi başka kalıntılar, eski görünümü az çok değiştirmiş bulunuyor.

Ankara’daki yaşantılarımdan en önemlisi, Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya gelişinde onu karşıla-
mamız ve sonra kendisinin bizim okulumuzu ziyaret etmesi; benim, 23 Nisan 1920 tarihinde açılan ilk
Türkiye Büyük Millet Meclisindeki memurluğumdur. Millî Mücadele yıllarında Ankara’dan iki kez ayrılıp iki
kez yine oraya döndüm.

Hıfzı Veldet VELİDEDEOĞLU

CEVAP VER