Ardanuç hakkında bilgiler

0
114

ARDANUÇ

Erzurum-Ardanuç yolu, yamaçlardan dikkatlice ilerleyen, virajlar yüzünden hızını arttıramayan bir
minibüs irisiyle bile insana, olduğundan çok daha kısa geliyor. İyi ki klima kapalı. Tavandaki havalandırma
kapağından çiçek kokulu ılık dağ havası biraz hoyrat bedenime çarpıyor. Yolcu sayısı az. Bir sağ cama, bir
sol cama geçiyorum. İki cephede de bitmek bilmez sarp dağlar, yükseltilerini görmeme izin vermeyerek
“Haddini bil.” der gibi dikiliyorlar. Kimi yerde katmer katmer diziliyor, kimi yerde büklüm büklüm buruluyor,
bazen işlemeye hazır devasa bir testere gibi sıralanıyor bazen az ileride kucaklayıverecek bir kol gibi boylu
boyunca tekdüze uzanıyorlar. Minik bir fiskeyle yuvarlanıverecekmiş gibi görünen kocaman kayalar, nasıl

 

olup da üstümüze yığılıvermeden yamaç boyu se-
rildiğine akıl sır erdiremediğim kumlaşmış toprak
örtüsü, önlerinden tozu dumana katarak kaç-
mamıza rağmen “Şaka yaptım.” dercesine kıpırtısız
ardımızdan bakıyor. Her dönemeçte yeni bir resim,
alışıp gevşemek olanaksız. Çoruh Nehri’ni bir
sağımıza bir solumuza alıyoruz. Benim bildiğimi o
da mı biliyor diye acı bir merak sarıyor içimi. Çoruh
yakında baraj göllerinde tutsak kalacak!

Berta Köprüsü’nde inmeliyim. “Tamam.” diyor
şoför. Buralarda herkes şu veya bu ölçüde
yöresinin tarihini, hiç değilse söylencelerini biliyor.
“Ne demek Berta, nece?” diye soruyorum. Önde
oturanlardan biri “Bir Osmanlı köprüsüymüş, galiba
1850’den sonra yapılmış ama adı kimine göre
Ermenice, kimine göre Gürcücedir.” diye bildiriyor.
Köprünün, Artvin’in Ortaköy ilçesindeki iki ayrı
İncil’in yazıldığı önemli bir Gürcü manastırıyla adaş
olduğunu sonradan öğreniyorum.

Artvin’e bağlı Ardanuç’un dağ yolları dışında tek
girişi Berta Köprüsü’nden geçiyor. Koca Çoruh
Vadisi’yle birlikte bu köprü de 90 metre Deriner
Barajı sularının altında kalacak. Ardanuç yoluna
girdikten sonra ancak dikkatli bir göz sağ açıklıktaki
Ferhatlı Kalesi’ni seçebilir. Kaya çıkıntıları burçlara
paralel, bej renkli kireçtaşlarıyla ve sararmış otlarla
öyle uyarlanmış ki sanki üzerine kurulduğu kaya
tepenin bir parçası. Yöre halkı bu gizemli kaleye
Ferhat ile Şirin söylencesini yakıştırmış. Gözcü
veya ilk savunma noktası olduğunu düşündüren
kale, İberya (Gürcistan) Kralı Vahtang tarafından
yaptırıldı. Bugün define avcıları veya arkeolojik eser
kaçakçıları tarafından harap edilmiş hâlde el
uzatanını bekliyor.

Çok geçmeden kocaman görüntüsüyle
üstümüze doğru eğilen 200 metrelik dik duvarlarıyla
ürkünç bir kanyona giriyoruz. Kireçtaşlarının erime-
siyle oluşan bu olağanüstü doğa armağanı yaklaşık
beş kilometre sürüyor. Burası Cehennem (Ardanuç)
Deresi Kanyonu.

Üzerimdeki huşu henüz dağılmadan karşımda
kesilmiş dev bir ağaç gövdesinin düzlemine kurul-
muş gibi duran bir kara adası görünümüyle
görkemli Gevhernik Kalesi beliriyor. Gürcü Bagratlı
Hanedanlığı tarafından yaptırılan bu kale, bugün
Adakale denilen eski Ardanuç’un yerleştiği
yamacın tam tepesinde. Kanuni Sultan Süleyman
döneminde Osmanoğullarının eline geçmiş.
Ardanuç’u (eski adıyla Artanuçi) fethederek
1551’de ilk Ardanuç sancağını (vilayet) kuran
Erzurum Beylerbeyi Çerkez İskender Paşa’dır ve
bundan sonra 93 Harbi diye anılan 1877-78
Osmanlı-Rus Savaşı’na dek Osmanlı’nın egemen-
liğinde kalacaktır. Adakale Mahallesi’ndeki cami,
İskender Paşa’nın adını taşımaktadır.

Kim bilir eskiden nasıl çıkılırdı bu kaleye! Şimdi
anca çıkanın inene yol vermek zorunda kalacağı
genişlikte ve dik bir demir merdiven var. Çıkılırsa bir
iç kale veya kilise ile onu çevreleyen surlardan oluş-
tuğu gözlenebilir. Bu mimari, yörede yalnızca
Gevhernik Kalesi’nde var.

Bu topraklardan, Hurilerden Urartulara, İskitler-
den Arsaklılara, Gürcülerden Emevilere,
Moğollardan Romalılara sayısız kavim, hanedanlık,
krallık gelip geçmiş. Ardanuç kerelerce başkent
olmuş. Bütün Kafkasya gibi, Ardanuç da bir kaleler
diyarı. Doğuda Klarcet Kalesi (Bereket köyü),
güneyde Tanzot Kalesi (Aydın köyü), kuzeybatıda
Petoban Kalesi (Aşağı Irmaklar köyü), onun
ilerisinde Kutlu Köyü Kalesi ve başka pek çok kale,
bölgenin nasıl akınlarla, fetihlerle dolu bir tarihi yük-
lendiğinin belgeleri.

Yalnızca yapılar değildir onlardan bize kalan.
Dağ, yayla adları, dere, nehir, köy, köprü, bitki, hay-
van adları ve halkların birbirlerine aktardığı
yüzlerce sözcük üstüne titrememiz gereken insan-
lık mirasıdır. Ardeşen, Arhavi, Artvin, Ardanuç,
Ardahan adlarındaki “ar” böyle bir mirasın henüz
sırrı çözülmemiş ilginç bir örneğidir. Tüm köy adları
bir şekilde değiştirilmiş. Oysa elle tutulur kalıntılar-
dan çok, bu zengin tarihi hissetmemize, anla-
mamıza yardım edecek olan, belki asıl bunlardır.
Böyleyken yerli veya yersiz belli kaygılarla bu kut-
sal mirasa aymaz kalıyoruz.

Bilbilan Yaylası

Yaylalar yüksektir. Serindir. Havası temiz ve
kokuludur. Yükselmeyle birlikte azalan oksijeni daha
çok yakalayabilmek için kalp atışları artar, solunum
sıklaşır ve derinleşir. Birkaç günde alyuvar sayısı
katlanır, kılcal damar sayısı artar. Canlanan kan
dolaşımıyla birlikte deri kendine gelir. Kaslar
toplanır, bedeni dağın şart koştuğu çevikliğe hazır-
lar. Eskiden olduğu gibi şimdi de hasta, zayıf kişiler
sağlık kazansın diye özellikle yaylaya çıkarılır.

Güneş, yükseldikçe gölgede karartacak kadar
etkisini arttırır. Su ve idrar gereksinmesi artar ve
yayla, hiç eksik olmayan bol mineralli, duru kaynak
sularıyla yanınızdadır. Bilbilan Yaylası’nın Sugözü
bunlardan biridir; karpuz çatlatan soğuklukta,
kendine özgü tatta su sunan bir pınardır.

Şirin Ardanuç ilçe merkezinde, her yabancıya
gösterilen itibar ve konukseverlikle ağırlandık.
Hayvancılığın yerini tarımın alması, ticaret ve
sanayinin gelişmesi sonucunda Adakale yamacın-
dan giderek daha fazla düzlüğe taşınmış yeni
Ardanuç’ta bir gece geçirip sabah, Bilbilan
Yaylası’na ve oradan Kutul Yaylası’na geçeceğiz.

Hava sıcaklığının geceleri ani düşmesinden
korunmak için yanımıza uygun giysiler alıyoruz.
Dehidrasyona uğramamak için bolca su içip
gölgede yanmaktan korunmak için kremlendikten
sonra 30 kilometre içinde 600 metreden 2 bin 500
metreye yükseliveren sert bir çıkışa hazırız.

Bilbilan’a birleşen iki yol var. Biri Rus yolu,
öbürü Türkiye’nin en yüksek karayolu geçidi olan (2
bin 600 metre) yeni Ardanuç-Ardahan yolu. Yılan
hikâyesine dönen bu yolun öyküsü 1954’te
başlatılan YSE (Yol Su Elektrik)’nin çalışmalarına
uzanıyor. Otuz beş kilometrelik yolun yapımı otuz
dört yıldır sürüyor. Bu şantiyelerde işe başlayıp
emekli olan işçiler varmış.

Bulanık köyü yolumuzun üzerinde, sonra Güleş,
daha sonra Geçitli köyü. Öbürleri gibi Bulanık da
tomruk evlerden oluşmuş, yeşillikler içinde bir köy.
On dokuzuncu yüzyılda Gürcü Bagratlı kültürünün
özgün bir örneği olduğuna inanılan Yeni Rabat
Kilisesi burada. İç mimarisinin tahrip olmasına,
duvarlarında yer yer büyükçe yıkıklar bulunmasına
rağmen yanı başındaki ihtiyar ceviz ağacıyla bir-
likte engin dağları seyrediyor.

Kutul’a, Rus yolundan gidiyoruz. Ardanuç’u
Ardahan’a bağlayan tek yol bu. Osmanlı-Rus
Savaşından galip çıkarak 40 yıl boyunca yöreyi
işgal eden Ruslar tarafından yapılmış. Hâlâ kul-
lanılan, engebeli ve uçurumlara korunaksız Rus
yolu, 20-25 derecelik bir eğimde sabit kalarak kök-
nar, ladin ve daha yukarıda sarıçam ağaçlarıyla
kaplı Yalnızçam Dağları’nı kıvrıla kıvrıla geçiyor.
Eskiden düzgün ve taş döşemeliymiş. Yer yer bu
döşemelere rastlıyoruz.

Kutul Yaylası’nda masmavi gözlü yağız Dursun
Ağa’nın, eski günlerindeki heybetini çoktan yitirmiş
iki odalı hanında konaklıyoruz (İnsanlar birbirlerine
“bey” yerine buralarda “ağa” diye hitap ediyor.). Elli
yıldır sahibi olduğu hanın ve yaylaların geçmişini
anlatıyor. Daha on beş yıl öncesine kadar karşıda
iki katlı, kırk yataklı han varmış, hemen yanında da
bir fırın. Güreşler, panayırlar, boğa güreşleri, cirit
oyunları yapılırmış. Hanlarla birlikte bunlar da yoka
vurmuş. Bugün karakucak güreşleri Çuruspil
Yaylası’nda, Ardanuç’un ünlü ozanı Efkari Âşıklar
Şenliği’nde düzenleniyor.

Sağ cephede sırtta yüz, yüz elli koyun otluyor,
hepsi onun. Sol tarafta Yalnızçam’ın köknarları
görünüyor. “Peki bu ‘Yalnızçam’ adı nereden gelir?”
“O dağda yalaguz (yalnız) bir çam vardır ayrı
düşmüş. Herkes bilir o çamı, çevresinde mal otlatır-
lardı. Ondan böyle anılmış.”

Ardahan-Artvin sınırındaki Bilbilan Yaylası’na
dört bir bucaktan yüzlerce insan ürünleriyle gelir,
büyük bir pazar kurarlarmış. İki bin, üç bin mal
(hayvan) toplanırmış. Şehir özelliği taşırmış. Geleni
gideni ağırlayan büyük hanlar, dükkânlar, fırınlar
varmış. Çoğunu da Hopalılar işletirmiş. Çevre
köyler tüm alışverişini buradan yaparmış.

Buzul göllerine vardığımızda bulutlar haber
almışçasına güneşi örtüverdi. O muhteşem man-
zarayı betimlemekten kaçmıyorum. Bir meteorun
bıraktığı uçsuz bir çukurluk gibi geniş ve derin bir
vadi. Bir yamacından doğan yer altı suyu göllere
dönüşüyor. İçlerinde kırmızı benekli dalgalar
kıpraşıyor. Bu göllerden taşan dere, kıvrım kıvrım,
güneşin vurmasıyla ışıl ışıl, göz alabildiğine
uzanıyor.

Geceyi Bilbilan’da geçireceğiz. Şimdi bu yay-
lada cumartesileri eski günleri zor çağrıştıran hay-
van pazarları kuruluyor. Hopa Oteli işte bu gelenleri
ağırlamak için kurulmuş ve tam yatak kapasitesiyle
çalışıyor. Burada geceliyoruz.

“Bilbilan” adı üzerinde amansız bir tartışma var.
Kimi “Bülbilan”, kimi “Bülbülan” diyor; “Bülbülhan”,
“Bilbolan” diyenler de var. Bu kargaşaya kayıtsız
kalarak Ardanuç’a ayak bastığım günden beri me-
rakımı çekmiş konuyu soruyorum: “Eskiden ömür
uzun muymuş yoksa bu bir söylenti mi?”

Konuklardan biri: “Kesinlikle öyle, babam 90
yaşındaydı, ben 60 yaşımdayken onun peşine
yürüyemezdim. Eskiden 100 yaşarlardı. Tereyağını
kaşık ilen içerlerdi. Eskiden hasta yok idi. Şimdi ev
içinde gezinemiyoruz. Onu yemeyeceksin, bunu
yemeyeceksin, ne yiyeceğiz bilmiyoruz ki. Kolesterol
(kollestirol) düzeyi diyorlar ya korkuyoruz…”

Karagöl mevkii için ikinci sefere koyuluyoruz.
Gene olmadı, bu kez sis bastı. Ama ne sis! Ona
rağmen ilerlerken ötede bir çobanın koyunlarını
telaşlıca bize doğru güttüğünü görüyoruz.
Yanımızdan geçerken uyarıyor: “Sis basacak,
yolunuzu kaybedebilirsiniz.”

Oğuz Tüzün buna rağmen kayalığa yöneliyor.
“Sen burada bekle.” diyor, “Bir aksilik olursa birbi-
rimizle haberleşebilelim.” Sis yakınımızda, bize
dönmesi için yalnızca kuvvetlice bir rüzgâra ihtiyacı
var. Kaygılanıyorum çünkü gece yayla çok soğuk
oluyor. Neyse ki gecikmeden geri geliyor: “Dönelim
ne olur ne olmaz.” Arabayı bıraktığımız yere
yöneliyoruz. Alçak tepeler birbirini öyle bir gizliyor ki
her tepeden sonra yalnızca uçsuz bucaksız yay-
lanın ortasında ve oraya buraya konumlanmış taş
ve kayacıklar arasında kalakalıyorum. Derken
tepenin birini aşınca bir bakıyorum araba tam
önümüzde. Cüneyt’in topografya bilgisine şapka
çıkartıyorum. Karagölleri ardımızda bıraktık.
Ardanuç’a dönüş zamanı.

Bellek Fotoğrafları

Ardanuç anılara gömülüyor. Ülke genelinde
hızlanan kırdan kente göç olgusu burada daha da
sert işlemiş. Kiminle konuşsam ilk konu göç. Artvin
İl Planlama Raporu’na göre Ardanuç’un 1990-2005
arasında nüfus artışı eksi yüzde 22 iken, aynı
dönem tüm Türkiye’de bu oran yüzde 18,3 olmuş.
Köylerdeki durum daha vahim, bu dönemdeki köy
nüfus artış hızı eksi yüzde 32,5. Bir emekli öğret-
men şöyle anlatıyor: “Bizim bu bölgede okumayan
kimse yoktur. Her haneden en az bir memur çık-
mıştır. Kimisi emekli olup dönüyor. Babalar eskiden
evlatlarını seçmek zorunda kalırdı. Mesela benim
babam kardeşimi şehre göndermedi.”

Göçe şu anda katkıda bulunan bir diğer olgu
Derinler Barajı. Bir kısmı arazileri kamulaştırıldığı,
bir kısmı baraj çalışmalarından dolayı arazisi verim-
sizleştiği için göçmek zorunda kalmış.

Köy şairleri göç acısını şiire dökmüşler. Anaçlı
(Anaçkora) köyünden Ozan Gülnuri Yedek, bakın
ne demiş:

“Köyümün sırrını söylemem yad’a

Gençler hep kaçtılar kimse kalmadı

Babalar yaşlandı düştüler od’a

Pazar kurdular da kimse almadı.”

(Şiir, Sevgi Şenol’un Ardanuç’tan Bir Güldeste
kitabında yer alıyor.)

“En korunmuş köy neresidir?” diye soruyorum.
Ortak olarak aldığım yanıt dağ köyleri oluyor.
“Demek ki” diyorum, “En tepedeki en geçmiş
zaman mekâna nakşedilmiş”. Dağ köyleri daha
bozulmamıştır, düze indikçe kentleşme kendisini
daha belirgin gösterir. “Peki, hangi köydür bu?”
Neredeyse herkesin yanıtı “Zekerya”.

Zekerya köyü, Ardanuç’un 26 kilometre
güneyinde, Erzurum sınırına yakın. Vardığımızda
öğlen olmamıştı. Herkes mallar için kışlık biçmede.
Zaten biz de geçmişe en yakın olanları arıyoruz.
“Köyde kimse var mıdır?” ses zayıflayarak bize
ulaşıyor: “Gülbek Emmi var, şu cumbalı ev.”

Onu bulamıyoruz, tepeye doğru yürüyoruz, çık-
tıkça ağaç evlerin arasında birden iki katlı beton bir
ev beliriyor. İlk şaşkınlığım bu oluyor. Balkonunda,
çocuklarıyla bir hanım oturuyor. Ricamızı geri
çevirmeyerek oğluyla birlikte bizimle konuşmak
üzere iniyorlar. Oğlu 11 yaşına girecek, köyde okul
yok, onu Aşağı Irmaklar köyündeki okula yatılı yol-
luyorlar. Ayda iki gece evine geliyor.

Cezve ocağa konmuşken haberimizi almış
olmalı ki Gülbek Emmi de geliyor. Adı gibi güler
yüzlü, 70 yaşlarında bir ağa. Hemen söze giriyor:
“Öküz bitti, çift sürmek bitti. Hayvancılıkla
geçiniyoruz, koyun kuzu. Öküzün yerini traktör
aldı. Eskiden evlerimiz ağaçtandı, şimdi tuğla
çıktı. Çatılar için eskiden ağacın kabuğundan
“bedevra” yapardık. Şimdi çatılar hep sac.
Yağmurda çok gürültü yapar, yazın da sıcaktan
duramazsın. Gençler de gitti, evlenecek kimse
bulamıyorlar. Burda delikanlılar var ama 30’unu
geçtiler. Dağ köyü diye kız vermiyorlar. Ulaşım
yok. Kışın greyder açmıyor. Birkaç kızımız var,
onlar da köy içinde kalmak istemiyor. Kızlar gider-
lerse yazık, oğlanlar boşta kalacak.”

Ev sahibi Songül Hanım: “En son 15 sene önce
benim arkadaşım geldi bu köye. Ben 17 yıl önce
gelmiştim, 20 yaşındaydım. Bu köyde 15 yıldır
düğün yoktur. Bu köyden evlenseler bile burada
kalmayıp aşağı köylere gidiyorlar.”

Kahvelerimizi bitirmiş dil ucuyla kaçamak
telvesini tadarken 60’lı yaşlarında Nazmiye Hanım
buyurdu. Bir girizgâhtan sonra sohbete o da katıldı.

“Uzun kış günlerinde nasıl zaman geçirirdiniz?”
diye sordum.

“Baharı görmeden bize yaz gelir. Kış çok uzun
olur. Geceleri komşuluğa giderlerdi. Kış günleri
arfana (harfana) yapardık. Her seferinde başka bir
evde toplanırlardı. Evveli, erkekler kadınlarla oyna-
mazdı, kaçarlardı, ayıp sayardık. Kadınlar türkü
ilen davul zurna ilen oynarlardı. Civeloy oynarlardı.
Erkekleri içeri almazlardı. Eğlencelerde pişi, lokma,
mafiş pişirirdik. Etlik pişirir, bunları ağaç şişlere
geçirir dilimleyerek dağıtırlardı. Buna ‘cağ’ denirdi.
Bu eğlenceler yılbaşında da yapılırdı. Daha eski-
den yılbaşında deve oynatırlarmış. Baharda
yapılan bu eğlencelere ‘pancarcı’ denir.”

Gülbek Ağa katılıyor: “Mey, saz çalınır, türkü
söylenirdi. Bar oynanırdı. Bunlar eğlence imece-
sidir. Herkes gücü yettiğince katılırdı. Kurala
uymayan suya bastırılırdı, kabul etmezse ziyafet
verirdi. Kış geceleri iyi hikâye anlatan olursa onu
dinlerdik, günlük meseleleri konuşurduk. Kışları çok
sert geçerdi, evden eve tünel kazdığımız olurdu.”

Bütün köylerde eskiden başlık parası varmış,
Nazmiye Hanım da bunu doğruluyor. Beşibirlik
veya Reşat altını takıldığını anlatıyor. “Şimdi ise”
diyor “kızlar maaşlı olsun, sigortalı olsun istiyor”.
Başka köyden iseler kız oğlanı, oğlan kızı görme-
 

den evlenirmiş. Namus anlayışı çok ağır başarmış.
Boşanmalar çok ender olurmuş. Damatla gelin,
bereket getirsin diye düğün gecesini ambarda
geçirirlermiş.

Yeniden Songül Hanım: “Eski her şey tükendi.
Ben de göremedim. Her işin kolayı çıktı ama şimdi
de komşuluk kalmadı. Televizyona bakıyorum,
dizileri izliyorum.” “İmece nasıl yapılırdı?” diye
soruyorum. “Bugün sadece yün tarama imecesi
kaldı. Koyunu kırktıktan sonra yapak tararız. Beş
altı kadın birleşir, her gün birininki taranır. Bugün
başka bir imece yoktur.”

Gülbek Ağa devam ediyor: “Diyelim birisine ev
yapılacak, ona her türlü yardımda bulunulurdu. Bir
çift öküz ile iki yıl yapılamayacak işi, herkes öküz-
lerini getirir, 30-40 çift öküz koşulur, o kişinin evinin
ihtiyacı, şakalı türkülü, davullu zurnalı, güle eğlene,
iki günde, yapılacağı yere yığılırdı. Şimdi türlü
kolaylık var, zevk yok. Burada insanların kavgası
da ağlaması da bir neşeydi. Buradaki insan; ineğin-
den, tavuğundan, tarlasından zevk alırdı. Akşama
dek ter içinde çalışsa, bedeni yorulsa da beyni tat-
min olurdu.”

Ardanuç ilçe merkezindeyiz. Anlatılanları bir de
bir zamanların karakucak şampiyonu Fevzi
Pehlivan’dan dinliyorum. Diline sağlık, ayrıntısıyla
saatlerce anlatıyor. “Fevzi Pehlivan, çam sakızı
çoban armağanı, bir yemek tarifi istesem… ” Bizi bir
hısmıyla birlikte eşine yolluyor: “O iyi bilir.” Fevzi
Pehlivan’ın eşi pek çok tarif veriyor: Harşo, zürbiyet,
kalaç, pileki ekmeği, kuymak, lokum, erişte, şoti,
bişi… ikisini seçtim. Biri tutmaç çorbası. Onu Çiçekli
Lokantası’nda içebilirsiniz ama yalnızca sabahları.
Öbürü puçuko. Kısaca şöyle: Taze fasulye kurutu-
luyor. Kışın yenmek üzere saklanıyor. Pişirileceği
zaman önce bir tencere su kaynatılıyor, sonra bu
suya fasulyenin yanında zevke göre gendima, yani
aşurelik buğday katılıyor. Tavada kızartılan soğan,
biber ve salça karışımını da ekliyor ve pişmesini
bekliyoruz. Hepsi bu.

İster istemez ben de anılarıma döndüm.
Hatırlarsınız ilkokulda koro hâlinde söylerdik:
“Orda bir köy var uzakta, gitmesek de görmesek
de o köy bizim köyümüzdür.” Nasıl çıkarabilirdim
çocuk aklımla bu sözlerin anlamını. Artık bizim
köyümüz yok.

Mustafa CEMAL

Atlas dergisi

 

CEVAP VER